Ana içeriğe atla

95.

Kaan Boşnak bir şarkı yazmış, yetmemiş "o" da bana göndermiş; diyor ki şarkıda:

"şimdi gelsem sana zaman ötesinden, sesinden öpsem ya da nefesinden. Düğümlerimizden çözülsek ya birden eminim bu hasret bitmez ki sevgili.." 

Sevmenin, kimi sevdiğinden bağımsız insanda, içimizde, kalbimizde, beynimizde, fiziğimizde yarattığı enerjiyi seviyorum, sevmeyi seviyorum aslında; şimdi daha iyi anlıyorum. Ona veda etmeye devam ettikçe, bendeki o iyice eksildikçe, sevmenin, sevilmenin varlığını, tanımını netleştirebildikçe, beklentilerimle gerçeklerimi harmanladıkça, ne istediğimi anlayıp; birine ne verebileceğimi iyice idrak ettikçe anlıyorum. 

İkinci bir şarkı daha yollamış ardından, "bu ben" diye, kendini ifade etmekten aciz, koca sevginin, birlikteliğin, evliliğin bitişini seyirci gibi izlemiş, kendince gösterdiği ama bana hiçbir zaman geçmeyen çabasıyla aklı yeni yeni başına gelirken şarkı yollamış, halihazırda birinin yazdığı şarkı duygularına tercüman olmuş, ona da parmak ucuyla "bu ben" diye hiçbir anlama gelmeyecek şekilde, önü arkası olmayan, beklentisi, amacı olmayan şekilde pinhani'nin yeni şarkısı "bilir o beni" yi paylaşmak düşmüş. 

Sorsam niye gönderdin diye, "içimden geldi" diyecek, biliyorum, amaçsız davranışlara anlam yüklememeyi 1,5 sene sonra öğrendim nihayet.

diyor ki şarkıda "karşıma geçsin, göğsüme vursun. Ben soru sormam, o bana sorsun. Kim daha yorgun, kim daha üzgün? Bilir o beni.."

Şarkının sözü o kadar edilgen ki, dönüp gelse düzeltelim dese, sırf bu şarkı kendisini anlattığı için bile yerim yok derim. 

Bir insan her şeyi her anında nasıl karşıdakinden bekleyebilir, kendi üzerine düşeni yapmadan, kaybolmayı, aramamayı, sormamayı hak görüp nasıl o beni bilir/bulur diyebilir, işte bu benim kendimce büyük ama bir o kadar da hatalı sevmem. Şimdi görüyorum ona ne kadar büyük bir şans verdiğimi, sevgimi, sevgi diye bildiğim şeyi birinin ayaklarına, yerlere kadar sunmuşum, haliyle de sevgimden emin hale getirmişim. Aklı olan, böyle bir sevilmeye sahip çıkardı bana göre, çıkmalıydı en azından. Sadece şarkıları dinleyip, ne kadar şanslısın, ne güzel, ne kadar emin sevilmişsin dedim; ötesi berisi olmayan bir cümle, acı bir tespit. "çoook, çok şanslıyım" demiş; içimden "şanslıydın" dedim ama düzeltemedim. 

Sevgi, doğru olan verildiğinde, karşılığı olduğunda cenneti yaratabilir; buna inanıyorum ama sadece sevildiği için, kıymet gördüğü,el üstünde tutulduğu için sevilmek, seveni çok yoruyor artık biliyorum. Bu şarkılar, sadece aramıza biraz daha mesafe koyuyor, ilk anda romantikmiş gibi dinlesem de, anlam yüklemeye, umut etmeye açık olsa da görüyorum ki her şey çok uzak, giderek de uzaklaşıyor. 

Veda zamanı geldi, geçti bile belki; bizimki uzunca bir veda biliyorum ama kendimi seçecek kadar akıllıyım artık. 

Geçmiş olsun, şimdi istediğin şarkıyı dinle sevgilim ben de sana yalın'dan "günaydın gittim ben" armağan edeyim. 

Sevgiler
S.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

4.

 Sanırım mola veremeyecek ve sonsuza kadar klavyeye dokunacağım, içimden bitmek bilmeyen bir enerj, paylaşma isteği, hatta haykırma isteği geliyor.   Anlattıklarım dağınık ve karışık olacak; zihin bu; kolay toplanmıyor namussuz, ama onu da zaman içerisinde dizginlemeyi, kontrol altına alıp, yönlendirmeyi öğreneceğim.  Geçtiğimiz haftalardan birinde, perşembe sabah tüm keyfimle uyanmıştım, gayet neşeli, yeni güne şükreder haldeydim; ama nedense bir anda huzurlu bir eve uyanmadığımı fark ettim; evin bireylerinden biri çok da keyifli uyanmamıştı anlaşılan.  Psikolog J.'nin dediği gibi, " depresyon hissi bulaşıcıdır, mümkünse o ortamdan kendini dışarı atmak gerekir " ; duraksadım. Havaya baktım, belli ki soğuk. Uyusam, zaman kaybı. Kalktım, üzerimi giyindim, kalınca bir kazak, mont, eldiven derken kapıda belirdim. "Nereye?" dedi, yürüyüşe çıkıyorum dedim ve arabayı aldığım gibi kendimi Caddebostan sahilde buldum.  Arabayı usulca park ettim ve neden oraya kadar ...

13.

Doğru neydi, neden bildiğimiz doğrulara yapışıp hayatlarımızı onların üzerine kuruyorduk? Doğru bildiklerimizin sarsılmayacağını kimden öğrenmiştik? Ya da doğrularımızın zamanaşımına uğramayıp, sonsuza kadar değişmeden aynı kalacağı varsayımını kim yüklemişti omuzlarımıza? Soru soruyu, olaylar başka soruları doğuruyor; hayat ve anlam aramalar sanki kocaman bir yumak ve çözdükçe daha çok dolanıyor. "Hıh şimdi oldu işte, çözdüm" dediğin an, alttan daha büyük bir büyük düğüm çıkıyor, hem de daha önce çözdüklerinin de aslında tam çözülmediğini inatla hatırlatıyor.  Ben kendi yumağımı bitirmeye yaklaştım sanırken, aslında o yumağın büyük bir kısmının kaldığını dün fark ettim. Yüzleşmenin ağır geldiği şey, "ilerliyorsun, aferin kızım" diye motive ederken kendimi, önüme çıkan ilk engelin tokat gibi yüzüme yapışması oldu.  Bu olaydan ders çıkarmaya çalışıyorum, aslında bunların da ilerlemenin bir parçası olduğunu, ilerlemenin can acıtmadan, yüzleştirmeden, çirkin yanlarınla...

31.

 pazartesi sabahı eve döndüm, sabah spora gidip arabamı park ettim; derin bir nefes alıp hala özleyebildiğim evimin zilini çaldım. beni kapıda karşıladı, tatlı kedim de arkasında. Yüzünde uzunca süredir görmediğim bir gülümseme, heyecandan nereye koyacağına bir türlü karar veremediği upuzun kolları.  Sarılmak, bildiğin yuvada soluklanmak, ama her şeyin aslında geçici olduğunu bilmek. özlendiğini fark etmek, havada asılı hasret kokusu, yine o gülümseme. eskiden her şey güzel ve çok aşıkken, dünyadaki en büyük sevginin bizim olduğuna eminken gördüğüm o gülümseme. Sahi neredeydi o gülümseme bunca zamandır? Çıkmak için benim gitmemi mi beklemiş?  Kendini "an" a bırakamamak, binlerce soru üşüşen, tepemde uçan, 1-2 yanıt doğruluğu kesin olmayan.  Hissizlik de bir his mi? Ne pırpır içim, ne kızgın. Her şey öyle sıradan geliyor ki, bu durağanlık normal mi ya da neyi gösteriyor kestiremiyorum.  Büyük sarılmalar ile onu işe uğurladım, akşam dersim olduğu için dışarıdaydım...