Ana içeriğe atla

87.

Toz Bezlerinden Alınacak Dersler Var 

İstanbul'un yalandan beyaza büründüğü kış günlerinden biriydi, herkesin Ocak'ta havanın soğuk olmasına şaşırdığı, kar haberlerinin binlerce haber arasından yarışta öne gelircesine heyecanla gündeme oturduğu zamanlardı. Başka hiçbir derdimiz yokmuş; başka bir gündem mümkün değilmiş gibi yatıp kalkıp kar konuştuğumuz, sosyal medyanın sidik yarıştırma etkinlikleri kapsamında herkesin ev manzarasına haiz olduğumuz bir günde, evinde sakince uyandı. Kar manzarasına önce camdan baktı, sonra tüm evi havalandırıp o soğuk kar havasını evin içine doldururcasına mümkün olan tüm kapı ve camları açıp, pimapenleri ara konuma getirdi. Geceliğinin üzerine, ananesinden kalan 60 yıllık sabahlığını geçirip yatağın içine kuruldu; kucağında 4 günde hepitopu yüz sayfa okuyabildiği kitap "ben, kirke", yastığında kedisi arkasına yaslandı ve 40 sayfayı tek solukta okuyup; güne başladı. 

Bugün daha farklıydı, üzerinden attığı bir yük geri gelmiş gibiydi, meditasyonunu yaptı kendini arındırdı; evi arındırması gerektiğine ikna oldu. Adaçayını ve üzerlik tohumunu, yoğurdu evde yapmaya başlamadan önce aldığı yoğurtlardan kalan bir güveç kabına yerleştirdi; çakmakla adaçayını tutuşturdu ve evin içinde gezinmeye başladı. Duman dedektörü olsa, adaçayı yanmasını anlar mıydı? Nazar, kötü enerji kovan bu karışıma sessiz mi kalırdı yoksa o da öter miydi diye düşündü; yanıtsız bir soruydu bu, denemeden bilemediklerimizden; hayat gibi. Ne diyordu Matt Haig geceyarısı kütüphanesi kitabında, "öğrenmek için, yaşamak gerek" 

Birden ayaklarındaki serinliği hissetti, bembeyaz geceliğinin altındaki çıplaklığı fark etti, ne çorap ne terlik giymeden fırlamıştı yataktan. Görevini tamamlamak için tüm evi elinde adaçayı tütsüsüyle gezdi, görev bitiminde çoraplarını giyip - iki kat - üzerini değiştirdi, on gündür onda kalan arkadaşından kalan nevresim takımlarını yıkamak için banyoya doğru gitti, yol üzerinde askıda duran toz bezlerini gördü. Temiz kadındı eve gelen Fatma, hassastı, temizliğini bitirdiğinde hızlıca toz bezlerini yıkar, asar öyle giderdi. Fatmadan kalan bezlere baktı, kurumasını beklememiş olacak ki toplayamamış diye geçirdi içinden. Bezleri alıp tek tek katlamaya başladı, kendi bezlerini beğenmediği için ona Bim zincir marketinden mikrofiber bezleri almasını tembihlemişti Fatma, kendini gülümserken buldu. Evine yardım için para karşılığı aldığı kadının sözünü dinleyişine gülümsedi, herkesin birbirinden daha iyi bildiği bir şeyler olduğu gerçeği onu gülümsetti, bir toz bezinin bile verdiği hayat dersi oluyordu almak isteyen için, içten içe mütevaziliği yüzünü güldürdü. O sırada yırtık pırtık bir tshirt geçti eline, düz beyaz uzunca bir tshirt. Tüm bezlerin yanında duran, fıtratında temizlik olmadığı için diğerlerine kıyasla daha dayanıksız olan, hırpalanmış o beyaz tshirte dokundu. Toz bezlerinin verecekleri hayat dersleri vardı, hayatının 12 yılını birlikte geçirdiği sevgilisin/eşinin atmaya bir türlü kıyamadığı, nihayetinde toz bezi olarak mevcudiyetini sürdüren t-shirtten alacağı bir ders vardı. 

Koynunda yatarken saçlarını göğsüne dayadığı zamanki, kokusunu içine çekerkenki tshirt; öylesine sıradan bir şekilde ellerinin arasında katlanmayı bekliyordu. Gülümsemesi duraksadı, toz bezleri ikinci dersini vermişti; ilişkiler bir hiçbir zaman tam anlamıyla bitmezdi, her şey dönüşümden ibaretti. Eşyaların, insanların hayatlarımızdaki yeri büyüktü, bazen gürültüyle bazen de usulca hayatlarımızdan çıkıyorlardı ama en nihayetinde ne yaşananlar kayboluyor, ne de unutuluyordu, her şey dönüşerek, değişerek kendi uygun mevcudiyetinde var olmaya devam ediyordu. 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

4.

 Sanırım mola veremeyecek ve sonsuza kadar klavyeye dokunacağım, içimden bitmek bilmeyen bir enerj, paylaşma isteği, hatta haykırma isteği geliyor.   Anlattıklarım dağınık ve karışık olacak; zihin bu; kolay toplanmıyor namussuz, ama onu da zaman içerisinde dizginlemeyi, kontrol altına alıp, yönlendirmeyi öğreneceğim.  Geçtiğimiz haftalardan birinde, perşembe sabah tüm keyfimle uyanmıştım, gayet neşeli, yeni güne şükreder haldeydim; ama nedense bir anda huzurlu bir eve uyanmadığımı fark ettim; evin bireylerinden biri çok da keyifli uyanmamıştı anlaşılan.  Psikolog J.'nin dediği gibi, " depresyon hissi bulaşıcıdır, mümkünse o ortamdan kendini dışarı atmak gerekir " ; duraksadım. Havaya baktım, belli ki soğuk. Uyusam, zaman kaybı. Kalktım, üzerimi giyindim, kalınca bir kazak, mont, eldiven derken kapıda belirdim. "Nereye?" dedi, yürüyüşe çıkıyorum dedim ve arabayı aldığım gibi kendimi Caddebostan sahilde buldum.  Arabayı usulca park ettim ve neden oraya kadar ...

13.

Doğru neydi, neden bildiğimiz doğrulara yapışıp hayatlarımızı onların üzerine kuruyorduk? Doğru bildiklerimizin sarsılmayacağını kimden öğrenmiştik? Ya da doğrularımızın zamanaşımına uğramayıp, sonsuza kadar değişmeden aynı kalacağı varsayımını kim yüklemişti omuzlarımıza? Soru soruyu, olaylar başka soruları doğuruyor; hayat ve anlam aramalar sanki kocaman bir yumak ve çözdükçe daha çok dolanıyor. "Hıh şimdi oldu işte, çözdüm" dediğin an, alttan daha büyük bir büyük düğüm çıkıyor, hem de daha önce çözdüklerinin de aslında tam çözülmediğini inatla hatırlatıyor.  Ben kendi yumağımı bitirmeye yaklaştım sanırken, aslında o yumağın büyük bir kısmının kaldığını dün fark ettim. Yüzleşmenin ağır geldiği şey, "ilerliyorsun, aferin kızım" diye motive ederken kendimi, önüme çıkan ilk engelin tokat gibi yüzüme yapışması oldu.  Bu olaydan ders çıkarmaya çalışıyorum, aslında bunların da ilerlemenin bir parçası olduğunu, ilerlemenin can acıtmadan, yüzleştirmeden, çirkin yanlarınla...

31.

 pazartesi sabahı eve döndüm, sabah spora gidip arabamı park ettim; derin bir nefes alıp hala özleyebildiğim evimin zilini çaldım. beni kapıda karşıladı, tatlı kedim de arkasında. Yüzünde uzunca süredir görmediğim bir gülümseme, heyecandan nereye koyacağına bir türlü karar veremediği upuzun kolları.  Sarılmak, bildiğin yuvada soluklanmak, ama her şeyin aslında geçici olduğunu bilmek. özlendiğini fark etmek, havada asılı hasret kokusu, yine o gülümseme. eskiden her şey güzel ve çok aşıkken, dünyadaki en büyük sevginin bizim olduğuna eminken gördüğüm o gülümseme. Sahi neredeydi o gülümseme bunca zamandır? Çıkmak için benim gitmemi mi beklemiş?  Kendini "an" a bırakamamak, binlerce soru üşüşen, tepemde uçan, 1-2 yanıt doğruluğu kesin olmayan.  Hissizlik de bir his mi? Ne pırpır içim, ne kızgın. Her şey öyle sıradan geliyor ki, bu durağanlık normal mi ya da neyi gösteriyor kestiremiyorum.  Büyük sarılmalar ile onu işe uğurladım, akşam dersim olduğu için dışarıdaydım...