Zamana bırakılan şeyler...
2020 Ocak ayı, kafamda evliliğimle ilgili türlü düşünceler, bir isteksizlik, tatminsizlik hali, kara bulutlar uyuyup kalktığımda sürekli başımdalar. İçimde büyüyen bir mutsuzluk, nedenini bilmiyorum, tahmin etsem bile kendime itiraf edemediğim için sıkışıp duruyorum.
Zaman geçiyor, babamın ölümü iyice sarsıp silkeleyip dağıtıyor beni, içimde fırtınalar kopuyor, dışımsa en dingin denizlerden daha dingin, bilmediğim bir yerlerde, diplerde, abisimde* karanlık kaoslar yaşanıyor ama su yüzüne hiçbiri sirayet etmiyor.
Çok bocalıyorum, bocaladığımı, tutunacak bir şeyler aradığımı, birtek kendime tutunmaya çalışmadığımı şimdi 2 sene sonra fark ediyorum. Hepimizin hataları, istemediğimiz şeyleri fark etmek, kabul etmek ve aksiyon almak için zamanı var, benimki tam bir sene sekiz ay sürüyor, bu süre değersizlik, yetersizlik hissiyle arafta salınmaktan ibaret bir şekilde geçiyor.
Her yas sürecinin kendi dengesi oluyor, bu sevdiğin birini kaybettikten sonra da, ölümden, ayrılıktan ya da başka kopuşlardan sonra da hep aynı; önce insan kendine durumu itiraf edip, kabul ediyor; sonrasında yüzleşiyor; sonrasında da yoluna bakmayı öğreniyor. Bu süreçte yapılmaması gereken tek şey, başkalarının sözlerine kulak asmak ya da başkalarının acıları ile kendininkini kıyaslamak. Hiçbirimizin yolu birbirine benzemiyor, ne yürüdüğümüz yollar aynı ne de geldiğimiz yollar, acılar benzer olsa da bizim hissettiklerimiz hiç benzemiyor; birine akıl vermenin beyhudeliğini şimdi şimdi fark ediyorum. Hiçbirimiz birbirimizi tam anlamıyla anlayamayız, bunu fark ediyorum; empati göstermeyi deneyebiliriz ama en nihayetinde ancak bir hisse ortak olabiliriz. Hepimiz bütünün içerisinde milyarlarca küçük parçadan biriyiz, etkimiz var, önemimiz yadsınamaz ama o kadarız, insanız; elimizden gelen şey, kapasitemiz belli. Yaratamayız, bir yarayı vaktinden önce saramayız, her şey dönüp dolaşıp aynı yere geliyor, zaman vermeliyiz. Zamana bırakırken aksiyonlar alabiliriz, elimizden geleni yapabiliriz ama günün sonunda hiçbir çiçek zamanı gelmeden açmayacak bunu da kabul etmeliyiz.
Zamana bıraktığımız şeylerin başında kendimiz gelmeliyiz belki de, önce kendimizi zamana bırakmalı, kendimize zaman vermeliyiz. Şefkat da böyle başlıyor bence, en azından benim için. Sabırsız olduğum, kendime zaman tanımadığım her an kendime daha çok kızdığımı fark ettim, o yüzden sınırlarımı esnetmeyi deniyorum; kendimle vakit geçirmeyi öğrenmeyi deniyorum.
Tek başıma tiyatroya gitme konusunda uzmanlaştım, yan koltuğumdakilerle sohbet ettiğimde artık beni yemeyeceklerinden eminim, fikirlerimi daha rahat ve özgürce savunabiliyorum, kendime güvenim yerine gelse de hala bir ortama girdiğimde, bilmeyen olma fikri beni bir adım geride tutuyor, hala sorularımı o kadar cesurca soramıyorum. Halbuki öğrenmek için sormak gerekiyor biliyorum, ama bir yanım hep tutuk, orayı da iyileştireceğim zamanları bekliyorum.
Belki minik adımlarla geldim yürüdüm buralara kadar ama günün sonunda fark ettiğim günden beri aldığım yol paha biçilemez, hepimiz kendi hayatlarımızın kahramanıyız ve bu öyle güzel ki!
Kendimle gurur duyuyorum.
Sevgiler
S.
Yorumlar
Yorum Gönder