Ne kadar süredir yürüdüğünü hatırlamıyordu, ayaklarının altına bakıp
tahmin yürütmek istediğinde rahmetli anneannesinin ona 16. yaş gününde aldığı
spor ayakkabılarını ne kadar eskittiğini fark etti ve bir spor ayakkabı kadar
ömrü olacak mı diye merak etti. Eşyalar, sahiplerine inat hayatta kalmayı
sürdürüyorlardı; sessiz bir isyanı paylaşan eşyaların varlığı yaşamın en güzel
kanıtıydı; ölüme başkaldırının en sessiz haliydi.
Anneannesi düştü aklına, 16 yaşında kaybettiği anneannesi, biricik
evladının; annesinin ani kaybına dayanamamış o da hemen ardından hayata gözleri
yummuştu. Bir başına olmanın ne demek olduğunu anladığında, 16 yaşındaydı;
annesi ve anneannesinden geriye yalnızca ona ait spor ayakkabıları kalmıştı; babası
mı? Onu neredeyse hiç tanımamıştı.
Anneannesinden ona miras kalan evde, yıllara meydan okuyan eşyaların
arasında kendine ve evin emektar kedisine, solmak bilmeyen miras çiçeklerine
bakmayı öğrenmişti. Anneannesinin vefatının ardından konu komşu uzunca bir süre
yemek getirdi, tencerelerce yemek dolapta bozulurken, tencereler yerini yavaş
yavaş küçük tencerelere sonra da tek kişilik tabaklara bıraktı. Herkes, her
şeye alışıyordu; ölümün ardından birinin yokluğuna alışmak en kolayıydı; çünkü
bir daha göremeyeceğini, aklını yeterince yitirmediysen bir daha konuşamayacağını,
kendi kendine konuşsan bile iç sesin hariç yanıt alamayacağını
biliyordun.
İlk başlarda okulu bırakıp kendini savurmak istediyse de, derinlerde bir
yerde herkese inat yaşamak ve hayatta kalmak isteyen, mücadele etmek isteyen
bir yanı olduğunu keşfetti. Hızlıca toparladı kendini, hayat sevdiklerini ondan
almış olabilirdi ama onun pes etmeye hiç niyeti yoktu. Biriktirebildiği kadar
para biriktirmek için, her yere yürüyerek gitmeye başladı; okulu eve çok
yakındı 16.yaş günü hediyesi spor ayakkabılarını giyip, her bağcık bağlamak
için eğildiğinde anneannesine dua edip; ayağa kalkarken onun kapı üzerindeki
fotoğrafına bakıp teşekkür etti, anneannesinin tebessüm eden bir fotoğrafı
asılı olduğu için, her göz göze geldiğinde, sanki anneannesi cevap veriyormuş
gibi hissetti. İnsan, yalnızlığı ile zaman geçirmeyi öğrendikçe, yalnızlığını
çoğaltmanın da bir yolunu buluyordu.
Güzel bir kızdı, sanki annesinin güzelliği, bu dünyadan giderken ona miras
bırakılmıştı. Adımlarını hızlandırmayı öğrenmişti, sendelemeden, sessizce,
telaşsız ama hızlı bir yürüyüş ritmi geliştirmişti; içinden hep aynı şarkını mırıldanıyordu;
Vivaldi - 4 Mevsim - Yaz. Mevsimin ne olduğundan bağımsız adımlarını hep bu
ritimlere uyduruyor, olmayan kulaklıklarından dinleyemediği müzik yerine; kendi
müziğini mırıldanıyordu.
İçinde kendi şarkısını taşıyanlar, onlar hepimizden farklılar.
Liseyi bitirdi, üniversiteyi kazandı; psikoloji okuyup kendisi gibi ailesiz
kalmış çocuklara yardım etmek istiyordu; şansa kampüsü de anneannesinden kalma
evine çok uzak değildi; her gün yürüyüşlerine kaldığı yerden devam etti;
ip cambazının ip üstündeki denge hali gibiydi yalnızlığı; tek başınayken her
şey kontrol altındaydı; ne zamanki ipi birileri ile paylaşması gerekse; o
sosyallik tüm dengesini bozardı; bu yüzden de insanların alanına girmesine
müsaade etmeden; sınırlarını yalnızca kendisinin belirlediği bir çember
içerisinde geçirdi zamanını.
Üniversitenin birkaç yılını geride bıraktıktan sonraki herhangi bir günde
gözünü asla uyku tutmadı, döne döne ettiği sabahın ilk ışığında emektar
ayakkabılarını giydi, anneannesiyle gözgöze gelip teşekkürünü etti ve yola
çıktı. Sanki o sabah diğerlerinden farklıydı, yürüyüşünün kontrolü kendisinde
değilmiş gibi yollara savrulurken buldu kendini. Sanki 16 yaşında savrulmasına
izin vermediği ruhu bugün savrulmayı uygun bulmuştu. Yürüdükçe yürüdü,
bilmediği sokaklardan, duraklardan geçti. Ağaçların bile rengi farklıydı sanki
buralarda diye düşündü kendi kendine, Vivaldi'sinin mırıldanmaya devam etti;
birden bir sokakta durdu, ne kadar süredir yürüdüğünü hatırlamıyordu,
ayaklarının altına bakıp tahmin yürütmek istediğinde rahmetli anneannesinin ona
16. yaş gününde aldığı spor ayakkabılarını ne kadar eskittiğini fark
etti.
Yolun kenarına çökmüş çantasını karıştıran bir çocuk gördü, renkli sırt
çantasından bir şeyler çıkartıyordu; o çantanın nasıl o kadar eşya aldığına
hayret etti; kendine engel olamaz halde çocuğu seyretmeye başladı. Çıkardığı
eşyaların hiçbiri kıza tanıdık gelmiyordu; çıkan eşyalar da dürüst olmak
gerekirse hiçbir şeye benzemiyordu, oyuncak peluş ayılar ya da sıkıştırılmış
gazete kağıtlarından halliceydi; çocuk eşyalarını döktüğü kaldırımda minik bir
tepecik inşa etmişti. Birinin onu izlediğini fark edip arkasını döndü,
"harika" dedi sadece, "iyi ki geldin!", kız şaşkınlıkla
etrafına bakmaya başladı, ondan başka kimse yoktu, tekrar ayakkabılarına
baktı, ayakkabıları bir anda gözüne o kadar da eski gelmemeye başladı. Kız
sessizce çocuğa yanaştı, onun yanına diz çöktü, "hadi" dedi çocuk
büyük bir heyecanla, "sen de boşalt çantandakileri" kız o ana kadar
sırtında taşıdığı çantayı fark etmemişti, çocuğun çantasının benzeri, daha
soluk renklisi, hatta neredeyse renksiz haliydi kızınki. Ürkek, inanmaz, rüyada
gibi ama yine de gerçekçi bir merakla çantasını indirdi; çantasının fermuarını
baş parmağı ve işaret parmağının arasına sıkıştırıp sağa doğru çekti;
çerçeveler, gazete kağıtları, peluş oyuncaklar, saç tokaları bıraktı kaldırıma;
adını koyamadığı tuhaf tuhaf çöpleri de çıkardı; çantasından çıkardığı her
eşyanın karşılığında çantası soluk rengini biraz daha bırakmaya başladı; çiçek
desenleri oluştu çantasının üzerinden. Neler olduğuna anlam vermeye çalışırken
şu cümleler döküldü dudaklarından "ben, ben bu çantayı taşıdığımı bile
bilmiyordum, nedir bu?" çocuk gülümsedi, "mutsuzluk çantası"
dedi, bunca zamandır omzuna yük ettiğin şeylerin harika bir çantası.
"Hepimiz bu çantayla doğarız" dedi, öncesinde içi boştur sonraları
biz büyüdükçe içini doldururuz, öyle yavaş yavaş yaparız ki bunu; çantanın
varlığını da içinde taşıdıklarımızı da unuturuz" dedi. Kız
çantasından çıkardıkları ile yaptığı tepeciğe baktı; sonra çocuğunkine,
"peki neden çantalarımızı seninle boşaltıyoruz" dedi; çocuk sakince gülümsedi,
"çünkü ikimizin mutsuzluğu da aynı; ikimiz de çantamızdan aynı eşyaları
çıkarıyoruz, ikimiz de bir yerde aynı yollardan geçiyor; birbirimize yol
gösteriyoruz. Çantalarımızı boşalttıktan sonra daha ne kadar yürürüz bilinmez,
ama senin ayakkabıların epey yeni gözüküyor!"
Yorumlar
Yorum Gönder