Ana içeriğe atla

78.

 Ne kadar süredir yürüdüğünü hatırlamıyordu, ayaklarının altına bakıp tahmin yürütmek istediğinde rahmetli anneannesinin ona 16. yaş gününde aldığı spor ayakkabılarını ne kadar eskittiğini fark etti ve bir spor ayakkabı kadar ömrü olacak mı diye merak etti. Eşyalar, sahiplerine inat hayatta kalmayı sürdürüyorlardı; sessiz bir isyanı paylaşan eşyaların varlığı yaşamın en güzel kanıtıydı; ölüme başkaldırının en sessiz haliydi. 

Anneannesi düştü aklına, 16 yaşında kaybettiği anneannesi, biricik evladının; annesinin ani kaybına dayanamamış o da hemen ardından hayata gözleri yummuştu. Bir başına olmanın ne demek olduğunu anladığında, 16 yaşındaydı; annesi ve anneannesinden geriye yalnızca ona ait spor ayakkabıları kalmıştı; babası mı? Onu neredeyse hiç tanımamıştı. 

Anneannesinden ona miras kalan evde, yıllara meydan okuyan eşyaların arasında kendine ve evin emektar kedisine, solmak bilmeyen miras çiçeklerine bakmayı öğrenmişti. Anneannesinin vefatının ardından konu komşu uzunca bir süre yemek getirdi, tencerelerce yemek dolapta bozulurken, tencereler yerini yavaş yavaş küçük tencerelere sonra da tek kişilik tabaklara bıraktı. Herkes, her şeye alışıyordu; ölümün ardından birinin yokluğuna alışmak en kolayıydı; çünkü bir daha göremeyeceğini, aklını yeterince yitirmediysen bir daha konuşamayacağını, kendi kendine konuşsan bile iç sesin hariç yanıt alamayacağını biliyordun. 

İlk başlarda okulu bırakıp kendini savurmak istediyse de, derinlerde bir yerde herkese inat yaşamak ve hayatta kalmak isteyen, mücadele etmek isteyen bir yanı olduğunu keşfetti. Hızlıca toparladı kendini, hayat sevdiklerini ondan almış olabilirdi ama onun pes etmeye hiç niyeti yoktu. Biriktirebildiği kadar para biriktirmek için, her yere yürüyerek gitmeye başladı; okulu eve çok yakındı 16.yaş günü hediyesi spor ayakkabılarını giyip, her bağcık bağlamak için eğildiğinde anneannesine dua edip; ayağa kalkarken onun kapı üzerindeki fotoğrafına bakıp teşekkür etti, anneannesinin tebessüm eden bir fotoğrafı asılı olduğu için, her göz göze geldiğinde, sanki anneannesi cevap veriyormuş gibi hissetti. İnsan, yalnızlığı ile zaman geçirmeyi öğrendikçe, yalnızlığını çoğaltmanın da bir yolunu buluyordu. 

Güzel bir kızdı, sanki annesinin güzelliği, bu dünyadan giderken ona miras bırakılmıştı. Adımlarını hızlandırmayı öğrenmişti, sendelemeden, sessizce, telaşsız ama hızlı bir yürüyüş ritmi geliştirmişti; içinden hep aynı şarkını mırıldanıyordu; Vivaldi - 4 Mevsim - Yaz. Mevsimin ne olduğundan bağımsız adımlarını hep bu ritimlere uyduruyor, olmayan kulaklıklarından dinleyemediği müzik yerine; kendi müziğini mırıldanıyordu. 

İçinde kendi şarkısını taşıyanlar, onlar hepimizden farklılar. 

Liseyi bitirdi, üniversiteyi kazandı; psikoloji okuyup kendisi gibi ailesiz kalmış çocuklara yardım etmek istiyordu; şansa kampüsü de anneannesinden kalma evine çok uzak değildi; her gün yürüyüşlerine kaldığı yerden  devam etti; ip cambazının ip üstündeki denge hali gibiydi yalnızlığı; tek başınayken her şey kontrol altındaydı; ne zamanki ipi birileri ile paylaşması gerekse; o sosyallik tüm dengesini bozardı; bu yüzden de insanların alanına girmesine müsaade etmeden; sınırlarını yalnızca kendisinin belirlediği bir çember içerisinde geçirdi zamanını. 

Üniversitenin birkaç yılını geride bıraktıktan sonraki herhangi bir günde gözünü asla uyku tutmadı, döne döne ettiği sabahın ilk ışığında emektar ayakkabılarını giydi, anneannesiyle gözgöze gelip teşekkürünü etti ve yola çıktı. Sanki o sabah diğerlerinden farklıydı, yürüyüşünün kontrolü kendisinde değilmiş gibi yollara savrulurken buldu kendini. Sanki 16 yaşında savrulmasına izin vermediği ruhu bugün savrulmayı uygun bulmuştu. Yürüdükçe yürüdü, bilmediği sokaklardan, duraklardan geçti. Ağaçların bile rengi farklıydı sanki buralarda diye düşündü kendi kendine, Vivaldi'sinin mırıldanmaya devam etti; birden bir sokakta durdu, ne kadar süredir yürüdüğünü hatırlamıyordu, ayaklarının altına bakıp tahmin yürütmek istediğinde rahmetli anneannesinin ona 16. yaş gününde aldığı spor ayakkabılarını ne kadar eskittiğini fark etti. 

Yolun kenarına çökmüş çantasını karıştıran bir çocuk gördü, renkli sırt çantasından bir şeyler çıkartıyordu; o çantanın nasıl o kadar eşya aldığına hayret etti; kendine engel olamaz halde çocuğu seyretmeye başladı. Çıkardığı eşyaların hiçbiri kıza tanıdık gelmiyordu; çıkan eşyalar da dürüst olmak gerekirse hiçbir şeye benzemiyordu, oyuncak peluş ayılar ya da sıkıştırılmış gazete kağıtlarından halliceydi; çocuk eşyalarını döktüğü kaldırımda minik bir tepecik inşa etmişti. Birinin onu izlediğini fark edip arkasını döndü, "harika" dedi sadece, "iyi ki geldin!", kız şaşkınlıkla etrafına bakmaya başladı, ondan başka kimse yoktu, tekrar ayakkabılarına baktı, ayakkabıları bir anda gözüne o kadar da eski gelmemeye başladı. Kız sessizce çocuğa yanaştı, onun yanına diz çöktü, "hadi" dedi çocuk büyük bir heyecanla, "sen de boşalt çantandakileri" kız o ana kadar sırtında taşıdığı çantayı fark etmemişti, çocuğun çantasının benzeri, daha soluk renklisi, hatta neredeyse renksiz haliydi kızınki. Ürkek, inanmaz, rüyada gibi ama yine de gerçekçi bir merakla çantasını indirdi; çantasının fermuarını baş parmağı ve işaret parmağının arasına sıkıştırıp sağa doğru çekti; çerçeveler, gazete kağıtları, peluş oyuncaklar, saç tokaları bıraktı kaldırıma; adını koyamadığı tuhaf tuhaf çöpleri de çıkardı; çantasından çıkardığı her eşyanın karşılığında çantası soluk rengini biraz daha bırakmaya başladı; çiçek desenleri oluştu çantasının üzerinden. Neler olduğuna anlam vermeye çalışırken şu cümleler döküldü dudaklarından "ben, ben bu çantayı taşıdığımı bile bilmiyordum, nedir bu?" çocuk gülümsedi, "mutsuzluk çantası" dedi, bunca zamandır omzuna yük ettiğin şeylerin harika bir çantası. "Hepimiz bu çantayla doğarız" dedi, öncesinde içi boştur sonraları biz büyüdükçe içini doldururuz, öyle yavaş yavaş yaparız ki bunu; çantanın varlığını da içinde taşıdıklarımızı da unuturuz" dedi.  Kız çantasından çıkardıkları ile yaptığı tepeciğe baktı; sonra çocuğunkine, "peki neden çantalarımızı seninle boşaltıyoruz" dedi; çocuk sakince gülümsedi, "çünkü ikimizin mutsuzluğu da aynı; ikimiz de çantamızdan aynı eşyaları çıkarıyoruz, ikimiz de bir yerde aynı yollardan geçiyor; birbirimize yol gösteriyoruz. Çantalarımızı boşalttıktan sonra daha ne kadar yürürüz bilinmez, ama senin ayakkabıların epey yeni gözüküyor!" 


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

98.

 Benim artık 36.yaşım bitti, ağustos ortasında bir yaş daha aldım ve 30 sonrasında yürüdüğüm yol sancılı da olsa o kadar mutluyum ki. İnsanın, kendini bulmayı denemesinin, kendiyle bağ kurmasının ödenebilir bedeli neyse ödenmeli. İnsan ancak kendini anlayıp, kendiyle doğru şekilde yüzleşip kendini olduğu gibi kabul ettikçe emin yol alabiliyor.  Bana evliliğim süresinde kötü olduğumun söylendiği yerlerimin hiç de kötü olmadığını tecrübeyle öğreniyorum, toksik bir ilişki yaşadığımı ancak dışına çıkınca gördüm, kendime yapılmasına müsaade ettiğim her şey için kendimden özür diledim, işin kötüsü kızacak kimse yoktu çünkü toksik bireyler de bunu kötü niyetle yapmıyorlar; hepimiz aile evlerimizde öğrendiklerimizin esiriyiz. O yüzden sahip olduğumuz doğrular gerçekten karakter, ahlak olarak bizim doğrularımız mı bakmak, tartmak gerekiyor. Kendimizle bu yüzden yüzleşmemiz gerekiyor, kök öğretilerimizi sorgulamamız, içselleştirdiğimiz seslerin gerçekten kimlerin sesi olduğunu bulmamız ...

79.

"Fazla yakınlığın getirdiği uzaklıktayız" diye bir söz okumuştum zaman evvel bir yerde, sonrasında da içimden "yakın olmak için uzak dur benden" diye mırıldanıvermiştim. İki zıt kavram, ilişkilerin varlığını, hatta bazı bazı dengesizliğini anlatabilmek için aynı cümlenin içerisinde usulca yanyana durabiliyordu; onlar aynı cümlede yanyana durabiliyordu da, ben bu evliliğin içinde bana benzemeyenle duramıyordum.  13 Haziran'da başlayan evliliğimiz, 13 Aralık'ta mahkemeden eve gelen tebligatla resmi olarak sona erdi, tam tamına 7,5 sene süren evlilik defterini artık vicdanım rahat bir şekilde kapattığımı kendi kendime itiraf edebilirim. Öncesinde de 5 senelik birliktelik derken; ömrümün kabaca üçte birini sevdiğim bir adama vermenin tatlı huzurunu, güzel bir ilişki yaşamış olmanın lüksünü, sevmenin ve sevilmenin sefasını yeterince sürmüş olmanın keyfini derinlemesine hissediyorum.  Bu evliliği bitirmeye karar verme aşamasında kendime daha fazla sürdüremeyeceğim...

100.

Hello hundred.  Sanki son birkaç senenin özetini çıkarmak için geldim buraya, içimde yılgın bir hal, tatminsiz, yorgun, hiçbir şey yapmak istemiyor. Aslında çok iyiydim, yaptıklarımla gurur duyuyor, kendimi şımartıyor, pohpohluyor eşanlı olarak  da ayaklarımı yere bastırıyordum.  Online dating'in bokunu çıkarıp 40 civarı yeni insanla tanışmış olmaktan, hikayelerini dinlemiş olmaktan dolayı mutluydum; sonra bir şey oldu, aniden, tüm o kendimle kurduğum bağlar, yalnız başıma mutlu olma hissim tuhaf bir çöküntüye bıraktı yerini. Bu haftasonu evimde tek başıma otururken, boş boş duvarlara bakarken hissetmeye başladım bunu. Ne yaparsam yapayım, yine de ne istediğimi bilmiyordum, almadığım her zevk, hissetmediğim her bir tatmin sanki işleri giderek güçleştiriyordu. Sosyal medyadan mı etkilendim, başkaları kadar akıllı mı göremedim kendimi bilmiyorum, bir yandan kendimden neredeyse sonsuz eminken, içimden bir anda özgüvensiz biri çıkıverdi.  Sanırım dinlediğim hikayelerin b...