Ana içeriğe atla

75.

 Hangimiz ne kadar iyi yalancıyız? 

Kendime söylediğim yalanları açığa çıkardığımdan beri, yalana karşı algım açıldı. Kim daha iyi yalan söylüyor, kim kendini kandırıyor, kim bana yalan söylüyor, kendini akıllı sanıp karşıdakini aptal yerine koyuyor anlıyorum, anlamadıklarım da oluyordur ama eskiden gözümün tamamen kapalı olduğu noktada, şimdi farkındalıkla bakıyorum.

Dürüstlüğün her zaman önemli olduğuna, güzel ve keyifli bir erdem olduğuna inanıyordum ancak uygulamada dürüstlük olarak tanımladığımız şeyin başta kendi gerçekliğimiz, kendi gerçeğimiz olduğunu yeni yeni keşfediyorum. 

Bu yalanları da bilerek söylemiyoruz çoğu zaman, yalanı o kadar kanıksamış, o kadar kronikleştirmişiz ki gerçeğimiz yalan olmuş adeta. 

Mutluluk obsesyonu altında kendi hislerini tamamen görmezden gelen ben, kendimi senelerce mutlu olduğuma inandırdım, şişman bedenimle güya mutluydum, sevdiğim adamla mutluydum, arkadaşlarımdan, hayatımdan mutluydum. Evet şükrediyordum ama mutluluk kesinlikle şükretmekle aynı değildi; ben de kendi kurduğum mutluluk oyununda oynamaya, sesli söyleyemediğim yalanlarıma inanmaya başladım; ne zamanki babam öldü işte o an tüm kartlar yeniden dağıtıldı ve saklı kalan her şey birbir su yüzeyine çıktı. Evet unuttuğum gerçekler canımı acıttı, hayatımı görmezden geldiğim gerçeği beni üzdü, daha iyi bir kariyere sahip olabilecekken, sırf eşime güvendiğim için atmadığım adımlar, sallamadığım kariyerimde geride kalmış olmak beni üzdü ama günün sonunda geldiğim yer burası ve geçmişi değiştiremeyeceğim için; geleceğe odaklanıp şimdiyi inşa etmek en güzeli. 

Yalan söyleyen birtek ben değilim elbet; çok sevdiğim bir büyüğüm; aile ilişkilerindeki sorunları %70-75 oranında bilmeme rağmen, hiçbir şey yokmuş gibi her şeyin yolunda olduğunu söylüyor, azıcık üstelesem dökülecek belki ama istenmeden insanların yaralarına dokunmamayı öğrendim; ya da sevdiğim bir arkadaşım; eşinden değer göremediği için boşanmak istiyor ama çocuğunu bahane edip onun için kalmayı seçiyor. 

Sahi, yalan söylemek cesur olmaktan daha mı kolay? İyi yalancılığımızı yıllar için pekiştirirken, bizi o yalanlardan uzak tutacak cesareti mi kaybettik? 

Ben kötü bir yalancı, iyi bir cesur olmak istiyorum. 

Hayat bana istediklerimi verecek, biliyorum.

Sevgiler

S.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

4.

 Sanırım mola veremeyecek ve sonsuza kadar klavyeye dokunacağım, içimden bitmek bilmeyen bir enerj, paylaşma isteği, hatta haykırma isteği geliyor.   Anlattıklarım dağınık ve karışık olacak; zihin bu; kolay toplanmıyor namussuz, ama onu da zaman içerisinde dizginlemeyi, kontrol altına alıp, yönlendirmeyi öğreneceğim.  Geçtiğimiz haftalardan birinde, perşembe sabah tüm keyfimle uyanmıştım, gayet neşeli, yeni güne şükreder haldeydim; ama nedense bir anda huzurlu bir eve uyanmadığımı fark ettim; evin bireylerinden biri çok da keyifli uyanmamıştı anlaşılan.  Psikolog J.'nin dediği gibi, " depresyon hissi bulaşıcıdır, mümkünse o ortamdan kendini dışarı atmak gerekir " ; duraksadım. Havaya baktım, belli ki soğuk. Uyusam, zaman kaybı. Kalktım, üzerimi giyindim, kalınca bir kazak, mont, eldiven derken kapıda belirdim. "Nereye?" dedi, yürüyüşe çıkıyorum dedim ve arabayı aldığım gibi kendimi Caddebostan sahilde buldum.  Arabayı usulca park ettim ve neden oraya kadar ...

13.

Doğru neydi, neden bildiğimiz doğrulara yapışıp hayatlarımızı onların üzerine kuruyorduk? Doğru bildiklerimizin sarsılmayacağını kimden öğrenmiştik? Ya da doğrularımızın zamanaşımına uğramayıp, sonsuza kadar değişmeden aynı kalacağı varsayımını kim yüklemişti omuzlarımıza? Soru soruyu, olaylar başka soruları doğuruyor; hayat ve anlam aramalar sanki kocaman bir yumak ve çözdükçe daha çok dolanıyor. "Hıh şimdi oldu işte, çözdüm" dediğin an, alttan daha büyük bir büyük düğüm çıkıyor, hem de daha önce çözdüklerinin de aslında tam çözülmediğini inatla hatırlatıyor.  Ben kendi yumağımı bitirmeye yaklaştım sanırken, aslında o yumağın büyük bir kısmının kaldığını dün fark ettim. Yüzleşmenin ağır geldiği şey, "ilerliyorsun, aferin kızım" diye motive ederken kendimi, önüme çıkan ilk engelin tokat gibi yüzüme yapışması oldu.  Bu olaydan ders çıkarmaya çalışıyorum, aslında bunların da ilerlemenin bir parçası olduğunu, ilerlemenin can acıtmadan, yüzleştirmeden, çirkin yanlarınla...

31.

 pazartesi sabahı eve döndüm, sabah spora gidip arabamı park ettim; derin bir nefes alıp hala özleyebildiğim evimin zilini çaldım. beni kapıda karşıladı, tatlı kedim de arkasında. Yüzünde uzunca süredir görmediğim bir gülümseme, heyecandan nereye koyacağına bir türlü karar veremediği upuzun kolları.  Sarılmak, bildiğin yuvada soluklanmak, ama her şeyin aslında geçici olduğunu bilmek. özlendiğini fark etmek, havada asılı hasret kokusu, yine o gülümseme. eskiden her şey güzel ve çok aşıkken, dünyadaki en büyük sevginin bizim olduğuna eminken gördüğüm o gülümseme. Sahi neredeydi o gülümseme bunca zamandır? Çıkmak için benim gitmemi mi beklemiş?  Kendini "an" a bırakamamak, binlerce soru üşüşen, tepemde uçan, 1-2 yanıt doğruluğu kesin olmayan.  Hissizlik de bir his mi? Ne pırpır içim, ne kızgın. Her şey öyle sıradan geliyor ki, bu durağanlık normal mi ya da neyi gösteriyor kestiremiyorum.  Büyük sarılmalar ile onu işe uğurladım, akşam dersim olduğu için dışarıdaydım...