Ana içeriğe atla

4.

 Sanırım mola veremeyecek ve sonsuza kadar klavyeye dokunacağım, içimden bitmek bilmeyen bir enerj, paylaşma isteği, hatta haykırma isteği geliyor.  

Anlattıklarım dağınık ve karışık olacak; zihin bu; kolay toplanmıyor namussuz, ama onu da zaman içerisinde dizginlemeyi, kontrol altına alıp, yönlendirmeyi öğreneceğim. 

Geçtiğimiz haftalardan birinde, perşembe sabah tüm keyfimle uyanmıştım, gayet neşeli, yeni güne şükreder haldeydim; ama nedense bir anda huzurlu bir eve uyanmadığımı fark ettim; evin bireylerinden biri çok da keyifli uyanmamıştı anlaşılan. 

Psikolog J.'nin dediği gibi, "depresyon hissi bulaşıcıdır, mümkünse o ortamdan kendini dışarı atmak gerekir" ; duraksadım. Havaya baktım, belli ki soğuk. Uyusam, zaman kaybı. Kalktım, üzerimi giyindim, kalınca bir kazak, mont, eldiven derken kapıda belirdim. "Nereye?" dedi, yürüyüşe çıkıyorum dedim ve arabayı aldığım gibi kendimi Caddebostan sahilde buldum. 

Arabayı usulca park ettim ve neden oraya kadar gittiğimi bile anlamadım; bir şeyden mi kaçmıştım; bir şeye mi kavuşmak istiyordum ayırt edemiyordum; tek istediğim deniz havasını ciğerlerim doldurup önüme bakmaktı. 

Usulca yürümeye başladım, spordan tanıdığım birine denk geldim, sonra sosyal medyadan severek takip ettiğim 1-2 kişiye, derken anladım dünya hem çok büyük, hem de küçük, sen neresinde durmak istersen; etrafın da o lokasyonu seninle beraber tercih edenlerle çevriliyor. 

Hızlıca yürüdüm, rüzgar gibi koşanlara takıldı gözüm; renkli taytları, şortları, güzel ayakkabıları, bazılarının bel çantaları, bazılarının ayaklarına takılı ağırlıkları, bazısı tek, bazısı çift, bazısı sevgili, bazısı sadece arkadaş. Hepsinin yüzlerine tek tek baktım, ne yaşadıklarını düşündüm; acılarını, sevinçlerini, sevgililerini, ailelerini. Hepsinin gözlerinin içine baktım, "merhaba" demek istedim, cesaret edemedim. Bir "günaydın" demek istedim, ama nedense yanlış anlaşılmaktan korktum. İnsan ilişkilerinde hamlamışım; o kadar uzun zamandır aynı ki çevrem, en son ne zaman yeni biriyle yüzyüze tanıştığımı bile anımsayamadım. 

Koşan, pembe-turuncu rüzgarlıklı biriyle uzun uzun bakıştık, sanki tanıdıktı ama çıkaramadım. İkimiz de birbirimize bir şey söylemeden öylece geçiverdik birbirimizin yanından, sanki bir şekilde birbirimizin hayatına bir zaman diliminde temas edeceğimize dair bir his oturdu içime, üzerinde durmadan yoluma devam ettim. 

Düşüncelerim hızlandıkça adımlarım da hızlandı. Eski bir hayalimi hatırladım, herkesin hep koştuğunu görürdüm, yarışlara katılanlar, etkinliklerde buluşanlar. Yurtdışına çıkınca, sokakları seyahate başlamadan önce sabahın erken saatinde koşarak herkesten önce keşfedenler. Hep onlardan biri olmak istediğimi anımsadım, istememe rağmen hiç denemediğim, bir koşuya bile başvurmadığımı hatırladım. Eşime çok yalvarmıştım benimle koşması, bana koşmayı öğretmesi için ama bir gün bile ikna edemeyince pes edip sporuma, tutarsız spor hayatıma geri dönmüştüm. 

İnsan kendine iki saniye dışarıdan bakınca ne kadar da net oluyor görmesi büyük resmi. "Neden onu bekledin ki?", "madem o kadar koşmak istiyordun, kendi başına koşsaydın ya!", "bir sürü klüp var, onlara dahil olsaydın ya!" uzatıp, söylenecek çok fazla şey var. Bense, o zaman neden kendimden, kendimle ilgili istediğim bir şeyden hemencecik pes ettiğimi hala kavrayamıyorum, yoksa bu da -kendime duyarsızlaşma- anlarından biri miydi?

Sahil yürüyüşme geri dönecek olursam, her koşanı inceledikten sonra, içimden bir soru geçti "sahi, insan nasıl koşar, nasıl öğrenir koşmayı?" sonuçta herkes annesinin karnından koşmayı bilerek çıkmıyor, belli ki bir yolu var, bir yordamı. Yoldan geçen, koşan kızlardan birine sormaya niyetlendim, sonra kendimi salak gibi hissedip susturdum, o an karşıma şu yazı çıktı "KOŞMADAN, KOŞAMAZSIN! " kim yazdı bilmiyorum, ama aklına sağlık. Şu saçmasapan, asılı halde gibi duran cümlenin bende neleri tetiklediğini, o iki kelimelik yazıya ne anlamlar yüklediğimi yazarken tahmin bile etmemiştir. 

Hikayenin burasında bir anda gaza gelip, koşmaya başlayıp, prensesler gibi uçtuğumu filan düşünüyorsanız, büyük yanılırsınız. Her etkiye tepki maalesef ki aynı hızda gelmiyor. Yazıyı gördükten sonra biraz daha yürüyüp arabama doğru yol aldım, eve gelip duşa girdim ve kendimi kısa bir süre de olsa  istediğimi yapmamakla suçlayıp günlük rutinime koyuldum. 

Bu olaydan sonra da bir daha koşma konusunu kendime hiç hatırlatmadım, zihnimin arka kısımlarında bir yerlere, sanki bir zaman koşmayı isteyen ben değilmişim gibi iteledim. Özetle, "DENEMEYE KORKTUM" , sanki sonunda ne olacaksa! Sen at bakalım adımını, yavaş yavaş da olsa sırala peşpeşe adımları, en kötü nefes nefese kalıp koşamayan olursun. Bırak, sen de koşamayan biri ol; koş-mayan biri olmaktan daha kötü olamaz ya? 

2 gün önceydi, İstanbul'un kar yağdı yağacak, dur eridi mi acaba akşamüstlerinden birinde, mesai bitmiş saat 5'i geçiyordu. Birden bunaldığımı hissettim, evde olmak bana o an iyi gelmemeye başladı ve yürüyüşe çıkmak istedim. Külotlu çoraptan tut, termal tayta, atlet, t-shirt üzerine polar, mont diyene kadar lahana gibi sarıldım; yetmezmiş  gibi uzun dizime kadar kar çizmelerimi de giyip kendimi sokağa attım. Usul usul yürüdüm, hafif orta hızda, çizmelerim elverdiğince yürüdüm. Saatime baktım, 40 dakika olmuş, eh eve dönüş de 20 dakika desek tam 1 saat müthiş, hadi eve dön dedim kendime. Dönüş yolunu biraz uzatırken, basketbol sahası ve tenis kortlarının yanından geçmeye başladım. Tüm kortlar kapalıyken, yalnızca yarım basketbol sahasının kapısı açıktı; her yer kar/buz karışımı ile dolmuşken, sanki işaret verircesine o saha pırıl pırıldı. Bir an duraksadım, kapısına elimi uzattım; açtım ve "burada koşmayı deneyebilirim" diye düşündüm. O adımı atışım, adımımın ürkek ama inatçı duruşu gözümün önüne geldikçe  tebessüm ediyorum. Tamam dedim, şuranın etrafında 3 tur atsam bence yeter. Çıkarabilirim 3 turu. Basketbol sahası 28x15 metreymiş, bu da yarısı desen, toplasan 43 metrelik bir çevre; 3 tur 129 metre; boyumun 81 katını koşabilirim sanırım diye düşünerek attım ilk adımı. Üstüm kalın, koşmak için en kötü kostümdeyim; ayağımdaki çoktan vurmaya başlamış kar çizmelerim de cabası, ve ben sakince nefes alıp TAM 9 TUR koştum. Sakince, sabırla, nefesimi kontrol ede ede,  turu tamamladım. İçimden haykırıp, çığlık atmak, tanıdığım herkesi arayıp BİLİYOR MUSUN BEN KOŞABİLİYORUM diye anlatmak geliyordu. Ama son zamanlarda öğrendiğim şekilde, en büyük coşkuyu, sıcağı sıcağına kendimle kutladım "seninle gurur duyuyorum kızım, aferin sana" dedim kendime. Sonrasında biraz esnedim, soğudum ve sıcacık olmuş bedenimle eve yürüdüm. 

O ilk koşunun, koşabilmenin tatlı coşkusu ve heyecanı hatırladıkça yüzümü güldürüyor, Suadiye'ye gidip gördüğüm o yazının altına "haklıymışsın, KOŞUNCA KOŞULUYOR" yazabilsem keşke, bir de küçük teşekkürler notu tabii. 

Bu hevesim ve heyecanım sönüp gitmeden sabırsızlıkla ertesi günü bekledim, bu sefer daha uygun bir kostüm giyindim; kulaklıklarımı da aldım ve kendimi sokağa attım. Yine o basket sahasına gittim uzunca bir yürüyüşten sonra, köpek gezdirenlerin gitmesini bekledim. Yokuşlar çıktım, indim; geldiğimde yine oradalardı. Pes etme dedim, açtım sahanın kapısını. Köpekleriniz bir şey yapar mı burada koşsam, sizi rahatsız eder miyim dedim zarifçe, olur mu öyle şey; onlara da iyi gelir hareketli birileri diyip beni kabul ettiler. Yavaşça koşmaya başladım, bugün kaç tur koşarım diye düşünmeden, bedenimi dinleyerek kendimi bıraktım. Müziğimi açtım; köpekler ayağıma dolandı, kokladılar ve o an içinde hepimiz orada olmanın keyfine vara vara koştuk. Önce 8 dakika koştum, tur saymadım; sonra biraz yürüyüş yapıp nefesimi dengeledim ve ikinci tur 16 dakika koştum. 24 dakikada, 1,94 km koşmuşum. Üzerine düşünmedim, hızlı mıydım, yavaş mı demedim. Kıyaslamadım, fark ettim ki önemli olan koşabilmekti; denedikçe iyileşecekti, hızlanacaktı ve ben de o sahilde imrendiğim rüzgar gibi koşanlardan olacaktım. 

Kendime verdiğim bu şans için yine kendime teşekkür ettim ve içimdeki enerjiyle bu koşu üzerine 1 saat daha yürüdüm. Toplam 6,3 km yürümüş, 1,94 km de koşmuşum. Karlı havalar böyleyse, baharı, yazı hayal bile edemiyorum. 

Aferin sana kızım, aferin. 

S.






Yorumlar

  1. Bu yazıyı okuyunca seni özlediğimi farkettim ama daha çok yazılarını özlediğimi farkettim... O kadar uzun zaman olmuş ki anlık, durum yazıları okumayalı. İyi ki denemişsin, iyi ki ilham olmuşsun yeniden bizlere. Go girl!

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. tanıdık yerlerde olmayı özlemişim, bazı hisler zamanaşımına uğramıyor, her zaman olduğu gibi iyi geliyorsun.

      Sil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

98.

 Benim artık 36.yaşım bitti, ağustos ortasında bir yaş daha aldım ve 30 sonrasında yürüdüğüm yol sancılı da olsa o kadar mutluyum ki. İnsanın, kendini bulmayı denemesinin, kendiyle bağ kurmasının ödenebilir bedeli neyse ödenmeli. İnsan ancak kendini anlayıp, kendiyle doğru şekilde yüzleşip kendini olduğu gibi kabul ettikçe emin yol alabiliyor.  Bana evliliğim süresinde kötü olduğumun söylendiği yerlerimin hiç de kötü olmadığını tecrübeyle öğreniyorum, toksik bir ilişki yaşadığımı ancak dışına çıkınca gördüm, kendime yapılmasına müsaade ettiğim her şey için kendimden özür diledim, işin kötüsü kızacak kimse yoktu çünkü toksik bireyler de bunu kötü niyetle yapmıyorlar; hepimiz aile evlerimizde öğrendiklerimizin esiriyiz. O yüzden sahip olduğumuz doğrular gerçekten karakter, ahlak olarak bizim doğrularımız mı bakmak, tartmak gerekiyor. Kendimizle bu yüzden yüzleşmemiz gerekiyor, kök öğretilerimizi sorgulamamız, içselleştirdiğimiz seslerin gerçekten kimlerin sesi olduğunu bulmamız ...

79.

"Fazla yakınlığın getirdiği uzaklıktayız" diye bir söz okumuştum zaman evvel bir yerde, sonrasında da içimden "yakın olmak için uzak dur benden" diye mırıldanıvermiştim. İki zıt kavram, ilişkilerin varlığını, hatta bazı bazı dengesizliğini anlatabilmek için aynı cümlenin içerisinde usulca yanyana durabiliyordu; onlar aynı cümlede yanyana durabiliyordu da, ben bu evliliğin içinde bana benzemeyenle duramıyordum.  13 Haziran'da başlayan evliliğimiz, 13 Aralık'ta mahkemeden eve gelen tebligatla resmi olarak sona erdi, tam tamına 7,5 sene süren evlilik defterini artık vicdanım rahat bir şekilde kapattığımı kendi kendime itiraf edebilirim. Öncesinde de 5 senelik birliktelik derken; ömrümün kabaca üçte birini sevdiğim bir adama vermenin tatlı huzurunu, güzel bir ilişki yaşamış olmanın lüksünü, sevmenin ve sevilmenin sefasını yeterince sürmüş olmanın keyfini derinlemesine hissediyorum.  Bu evliliği bitirmeye karar verme aşamasında kendime daha fazla sürdüremeyeceğim...

100.

Hello hundred.  Sanki son birkaç senenin özetini çıkarmak için geldim buraya, içimde yılgın bir hal, tatminsiz, yorgun, hiçbir şey yapmak istemiyor. Aslında çok iyiydim, yaptıklarımla gurur duyuyor, kendimi şımartıyor, pohpohluyor eşanlı olarak  da ayaklarımı yere bastırıyordum.  Online dating'in bokunu çıkarıp 40 civarı yeni insanla tanışmış olmaktan, hikayelerini dinlemiş olmaktan dolayı mutluydum; sonra bir şey oldu, aniden, tüm o kendimle kurduğum bağlar, yalnız başıma mutlu olma hissim tuhaf bir çöküntüye bıraktı yerini. Bu haftasonu evimde tek başıma otururken, boş boş duvarlara bakarken hissetmeye başladım bunu. Ne yaparsam yapayım, yine de ne istediğimi bilmiyordum, almadığım her zevk, hissetmediğim her bir tatmin sanki işleri giderek güçleştiriyordu. Sosyal medyadan mı etkilendim, başkaları kadar akıllı mı göremedim kendimi bilmiyorum, bir yandan kendimden neredeyse sonsuz eminken, içimden bir anda özgüvensiz biri çıkıverdi.  Sanırım dinlediğim hikayelerin b...