Doğru neydi, neden bildiğimiz doğrulara yapışıp hayatlarımızı onların üzerine kuruyorduk? Doğru bildiklerimizin sarsılmayacağını kimden öğrenmiştik? Ya da doğrularımızın zamanaşımına uğramayıp, sonsuza kadar değişmeden aynı kalacağı varsayımını kim yüklemişti omuzlarımıza?
Soru soruyu, olaylar başka soruları doğuruyor; hayat ve anlam aramalar sanki kocaman bir yumak ve çözdükçe daha çok dolanıyor. "Hıh şimdi oldu işte, çözdüm" dediğin an, alttan daha büyük bir büyük düğüm çıkıyor, hem de daha önce çözdüklerinin de aslında tam çözülmediğini inatla hatırlatıyor.
Ben kendi yumağımı bitirmeye yaklaştım sanırken, aslında o yumağın büyük bir kısmının kaldığını dün fark ettim. Yüzleşmenin ağır geldiği şey, "ilerliyorsun, aferin kızım" diye motive ederken kendimi, önüme çıkan ilk engelin tokat gibi yüzüme yapışması oldu.
Bu olaydan ders çıkarmaya çalışıyorum, aslında bunların da ilerlemenin bir parçası olduğunu, ilerlemenin can acıtmadan, yüzleştirmeden, çirkin yanlarınla tanıştırmadan olmayacağını kendime tane tane anlatmaya çalışıyorum.
Psikologa gitmenin neden bir mesai olduğunu, neden o koltukta otururken sabırlı olman gerektiğini şimdi anlıyorum.
Kaçmak, yüzleşmek istememek ne kadar kolay, zor olansa kalıp devam etmek. Hiç bilmediğin o kötü özelliklerinin yüzüne vurulması ve sonra da hem onların açtığı yaraları temizlemek, hem de o "iyi niyet" kisvesi altında yaptığın davranışları değiştirmek.
Yolum uzun. Sabırla, yara bere içinde kala kala yürümem gereken yolum uzun; ama yol bittiğinde hem o yaraların iyileşmesi, hem yeni yollar yürüyecek güce kavuşulması, hem de dinlenilmesi için yeterince zaman olacak, biliyorum.
Zaman evvel sevdiğim bir aile büyüğüm bambaşka bir konuda, "yolum uzun" dediğimde; "yürümeden kısalmaz ki, sen hele bir adım at" demişti. O büyüğün sözünü dinliyorum, ve adımların en güzelini, yeni sildiğim gözyaşlarım ile birlikte atıyorum.
Sevgiler
S.
Yorumlar
Yorum Gönder