Ana içeriğe atla

31.

 pazartesi sabahı eve döndüm, sabah spora gidip arabamı park ettim; derin bir nefes alıp hala özleyebildiğim evimin zilini çaldım. beni kapıda karşıladı, tatlı kedim de arkasında. Yüzünde uzunca süredir görmediğim bir gülümseme, heyecandan nereye koyacağına bir türlü karar veremediği upuzun kolları. 

Sarılmak, bildiğin yuvada soluklanmak, ama her şeyin aslında geçici olduğunu bilmek.

özlendiğini fark etmek, havada asılı hasret kokusu, yine o gülümseme. eskiden her şey güzel ve çok aşıkken, dünyadaki en büyük sevginin bizim olduğuna eminken gördüğüm o gülümseme. Sahi neredeydi o gülümseme bunca zamandır? Çıkmak için benim gitmemi mi beklemiş? 

Kendini "an" a bırakamamak, binlerce soru üşüşen, tepemde uçan, 1-2 yanıt doğruluğu kesin olmayan. 

Hissizlik de bir his mi? Ne pırpır içim, ne kızgın. Her şey öyle sıradan geliyor ki, bu durağanlık normal mi ya da neyi gösteriyor kestiremiyorum. 

Büyük sarılmalar ile onu işe uğurladım, akşam dersim olduğu için dışarıdaydım gece geldim, azcık sohbet edip sanki ben evi terk edip geri gelmemişim gibi uyuduk, hiç dokunmadan, özledim demeden, sarılmadan. Bu mesafe neden? Terslerim diye cesaret edememekten mi, istememek mi bir türlü çözemiyorum; ama fark ettim ki insan kendi aklını bile doğru dürüst çözemezken, başkası yerine bunu yapmak akılsızlık, beyhude bir çaba. 

Sabaha keyifli uyandım, Salı psikolog günü. Evde olduğum için mutlu, hissediyorum, yüzünde görüyorum. Beni kaybetmediğini düşündüğü için biraz nefes almış, bense emin değilim. Ben orada gerçekten onunla mıyım bilmiyorum. 

Tüm gün  aramadım, hiçbir şey yokmuş gibi davranamadım; kendisi aradı, sesin çıkmıyor dedi. Seninle gün içinde konuşmayı uzun süre önce bıraktım ben dedim. Şaşırdı, neden şaşırıyor ki? Yoğun diye 10 saat sonra cevap veren, cevapları hep "toplantıdayım", "çok yoğunum" olan adam, "beni bekleme", "beni bi sal"cı adama ne oldu da benden arama bekler oldu? "İyi de ben hastaydım, kötüydüm eskiden merak edip sorardın" dedi. Evet, "eskiden" diye düşündüm içimden, şimdi de arardım ama üzerine düşmek iyi hissettirmediği için aramıyorum demedim, ya da "kendine iyi baksaydın" diyemedim. 

Üzerine aşırı titreyip, hep onun iyiliğini istediğim için, birey olmaktan uzaklaştığını, erkek hissetmediğini söyleyen adam karşıma geçmiş benden "hasta ilgisi" bekliyor. 

Bu kadar basit mi gerçekten, kırıp döktükten sonra, sana gösterdiği şefkat için birini suçladıktan sonra geri gelmek, o ilgiyi sevdiğini fark edip onu yeniden istemek ahlaklı mı gerçekten? 

Kafam karışık, allak bullak; o sonsuzmuşçasına yollara serdiğim şefkat benim, ve kıymetini bileceklerin; lazım olmadıkça kapağını açmayacağım büyük bir kavanoza kaldırdım. İçimde bir duygu kileri var, artık bir şeyleri orada saklıyorum, duyguların zamanaşımına uğramadığı bir kiler. 

Zaman ne gösterir bilmiyorum, ama her an değiştiğim, bazı değişikliklerin beni şaşırtacak keskinlikte olduğunu biliyorum. 

Her defasında, biraz daha hafiflemiş hissediyorum. 

Sevgiler

S.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

4.

 Sanırım mola veremeyecek ve sonsuza kadar klavyeye dokunacağım, içimden bitmek bilmeyen bir enerj, paylaşma isteği, hatta haykırma isteği geliyor.   Anlattıklarım dağınık ve karışık olacak; zihin bu; kolay toplanmıyor namussuz, ama onu da zaman içerisinde dizginlemeyi, kontrol altına alıp, yönlendirmeyi öğreneceğim.  Geçtiğimiz haftalardan birinde, perşembe sabah tüm keyfimle uyanmıştım, gayet neşeli, yeni güne şükreder haldeydim; ama nedense bir anda huzurlu bir eve uyanmadığımı fark ettim; evin bireylerinden biri çok da keyifli uyanmamıştı anlaşılan.  Psikolog J.'nin dediği gibi, " depresyon hissi bulaşıcıdır, mümkünse o ortamdan kendini dışarı atmak gerekir " ; duraksadım. Havaya baktım, belli ki soğuk. Uyusam, zaman kaybı. Kalktım, üzerimi giyindim, kalınca bir kazak, mont, eldiven derken kapıda belirdim. "Nereye?" dedi, yürüyüşe çıkıyorum dedim ve arabayı aldığım gibi kendimi Caddebostan sahilde buldum.  Arabayı usulca park ettim ve neden oraya kadar ...

13.

Doğru neydi, neden bildiğimiz doğrulara yapışıp hayatlarımızı onların üzerine kuruyorduk? Doğru bildiklerimizin sarsılmayacağını kimden öğrenmiştik? Ya da doğrularımızın zamanaşımına uğramayıp, sonsuza kadar değişmeden aynı kalacağı varsayımını kim yüklemişti omuzlarımıza? Soru soruyu, olaylar başka soruları doğuruyor; hayat ve anlam aramalar sanki kocaman bir yumak ve çözdükçe daha çok dolanıyor. "Hıh şimdi oldu işte, çözdüm" dediğin an, alttan daha büyük bir büyük düğüm çıkıyor, hem de daha önce çözdüklerinin de aslında tam çözülmediğini inatla hatırlatıyor.  Ben kendi yumağımı bitirmeye yaklaştım sanırken, aslında o yumağın büyük bir kısmının kaldığını dün fark ettim. Yüzleşmenin ağır geldiği şey, "ilerliyorsun, aferin kızım" diye motive ederken kendimi, önüme çıkan ilk engelin tokat gibi yüzüme yapışması oldu.  Bu olaydan ders çıkarmaya çalışıyorum, aslında bunların da ilerlemenin bir parçası olduğunu, ilerlemenin can acıtmadan, yüzleştirmeden, çirkin yanlarınla...