Boşanmanın üzerinden yarın itibariyle tam 1 hafta geçmiş oluyor, zaman ne hızlı ne yavaş, tam da olması gerektiği gibi akıyor. Ben zamanın içindeyim, zamana dahilim, onunla birlikte akıyorum. Hızlı mıyım, yavaş mıyım bilmiyorum, zaten sanırım artık bir önemi de yok; ilerlemenin ne demek olduğunu sindire sindire anladığında, yol almanın zaten yettiğini, varılacak yere yavaş da olsa hızlı da olsa zamanında, senin için doğru zamanda gideceğini biliyorsun; o yüzden kabullendim ve teslimim.
İlk haftamın her günü, bir öncekinden daha kolay geçti; bazen duygulandım bazen özledim; bazense çok gülüp mutlu anlarımın tadını çıkardım. Her şey her zaman istediğimiz gibi olmuyor, ama tüm süreçte fark ettiğim en temel gerçek, insan sevmesine rağmen kendini seçip bir ilişkiye son verebildi mi, devamında bir cesaret ve özgürlük hissinin onu sıcacık şekilde sarmaladığı oldu. Bazen kendimi mi gazlıyorum, bunların hepsi yola devam etmek için bir kandırmaca mı diye sorarken buluyorum; sonra da yine kendi kendimi telkin edip öyle olsa bile ne fark eder, önemli olan sana iyi gelmesi derken buluyorum.
Cuma günü tenis dersim yağmur kaynaklı iptal olunca, kendimi 2 senedir uğramadığım sinema salonunda buluverdim. Normalde Capitol'de Çarşamba günleri bağımsız filmler oluyor, ama cuma olmasına rağmen şansıma -dünyanın en kötü insanı-nı izleme fırsatı buldum. 35 senelik hayatımda daha önce yalnızca bir kere sinemaya tek başıma gitmiştim, o da Ankara'da Kavaklıdere sinemasında festival zamanı Arjantin yapımı El Pero filmiydi, o kadar tek başımaydım ki salonda bile kimse yoktu.
Şimdilerde, kendimle vakit geçirmeyi yeni yeni keşfederken; kendime çizdiğim sınırları esnetmeyi deniyorum. Tek başıma dışarıda yemek yiyor, kahve içiyorum; sinemaya gidip tiyatro bileti alıyorum. Birinin eşlik etmesini beklemeden, ona uydurmaya çalışmadan ben istediğim için gidiyorum. Film kadınlık, kendini bilmek, tatminsizlik duygusu ile baş etme ve genel teamülde hayat/ilişkiler üzerindeydi diyebilirim, ikinci yarısında maskeden bunalmış halde, filmin sıkıntısında gözlerim kapanayazsa da, filmi büyük keyifle izledim, soundtrack'ine de bayıldım; hatta bir iki shazam ile playlistime yeni şarkılar ekledim.
Cumartesi günümü de birkaç küçük doktor randevusu, beyaz fırında tek başıma bir milföy & kahve; kitap okuma ile taçlandırıp, CKM'de Aşk Geçmişim'i izleyerek sonlandırdım.
Çabaladığım tek başına bir şeyler yapabilme hissi, ikinci günde sıradanlaşmaya başladı; zor olan şeyler denedikçe kolaylaşıyor ve öyle olunca insan sanki bütün dünyayı sırtlanıp taşıyabilirmiş gibi hissediyor, en azından ben öyle hissediyorum.
Şimdi daha da bilmediğim alanlara odaklanıyorum, yeni şeyler öğrenmeye, yeni yollar denemeye odaklanıyorum. Ben yavaş yavaş sınırlarımı esnetiyorum; ben yaşıyorum.
Sevgiler
S.
Yorumlar
Yorum Gönder