Ana içeriğe atla

73.

 Boşanmanın üzerinden yarın itibariyle tam 1 hafta geçmiş oluyor, zaman ne hızlı ne yavaş, tam da olması gerektiği gibi akıyor. Ben zamanın içindeyim, zamana dahilim, onunla birlikte akıyorum. Hızlı mıyım, yavaş mıyım bilmiyorum, zaten sanırım artık bir önemi de yok; ilerlemenin ne demek olduğunu sindire sindire anladığında, yol almanın zaten yettiğini, varılacak yere yavaş da olsa hızlı da olsa zamanında, senin için doğru zamanda gideceğini biliyorsun; o yüzden kabullendim ve teslimim. 

İlk haftamın her günü, bir öncekinden daha kolay geçti; bazen duygulandım bazen özledim; bazense çok gülüp mutlu anlarımın tadını çıkardım. Her şey her zaman istediğimiz gibi olmuyor, ama tüm süreçte fark ettiğim en temel gerçek, insan sevmesine rağmen kendini seçip bir ilişkiye son verebildi mi, devamında bir cesaret ve özgürlük hissinin onu sıcacık şekilde sarmaladığı oldu. Bazen kendimi mi gazlıyorum, bunların hepsi yola devam etmek için bir kandırmaca mı diye sorarken buluyorum; sonra da yine kendi kendimi telkin edip öyle olsa bile ne fark eder, önemli olan sana iyi gelmesi derken buluyorum. 

Cuma günü tenis dersim yağmur kaynaklı iptal olunca, kendimi 2 senedir uğramadığım sinema salonunda buluverdim. Normalde Capitol'de Çarşamba günleri bağımsız filmler oluyor, ama cuma olmasına rağmen şansıma -dünyanın en kötü insanı-nı izleme fırsatı buldum. 35 senelik hayatımda daha önce yalnızca bir kere sinemaya tek başıma gitmiştim, o da Ankara'da Kavaklıdere sinemasında festival zamanı Arjantin yapımı El Pero filmiydi, o kadar tek başımaydım ki salonda bile kimse yoktu. 

Şimdilerde, kendimle vakit geçirmeyi yeni yeni keşfederken; kendime çizdiğim sınırları esnetmeyi deniyorum. Tek başıma dışarıda yemek yiyor, kahve içiyorum; sinemaya gidip tiyatro bileti alıyorum. Birinin eşlik etmesini beklemeden, ona uydurmaya çalışmadan ben istediğim için gidiyorum. Film kadınlık, kendini bilmek, tatminsizlik duygusu ile baş etme ve genel teamülde hayat/ilişkiler üzerindeydi diyebilirim, ikinci yarısında maskeden bunalmış halde, filmin sıkıntısında gözlerim kapanayazsa da, filmi büyük keyifle izledim, soundtrack'ine de bayıldım; hatta bir iki shazam ile playlistime yeni şarkılar ekledim. 

Cumartesi günümü de birkaç küçük doktor randevusu, beyaz fırında tek başıma bir milföy & kahve; kitap okuma ile taçlandırıp, CKM'de Aşk Geçmişim'i izleyerek sonlandırdım. 

Çabaladığım tek başına bir şeyler yapabilme hissi, ikinci günde sıradanlaşmaya başladı; zor olan şeyler denedikçe kolaylaşıyor ve öyle olunca insan sanki bütün dünyayı sırtlanıp taşıyabilirmiş gibi hissediyor, en azından ben öyle hissediyorum. 

Şimdi daha da bilmediğim alanlara odaklanıyorum, yeni şeyler öğrenmeye, yeni yollar denemeye odaklanıyorum. Ben yavaş yavaş sınırlarımı esnetiyorum; ben yaşıyorum. 

Sevgiler

S.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

4.

 Sanırım mola veremeyecek ve sonsuza kadar klavyeye dokunacağım, içimden bitmek bilmeyen bir enerj, paylaşma isteği, hatta haykırma isteği geliyor.   Anlattıklarım dağınık ve karışık olacak; zihin bu; kolay toplanmıyor namussuz, ama onu da zaman içerisinde dizginlemeyi, kontrol altına alıp, yönlendirmeyi öğreneceğim.  Geçtiğimiz haftalardan birinde, perşembe sabah tüm keyfimle uyanmıştım, gayet neşeli, yeni güne şükreder haldeydim; ama nedense bir anda huzurlu bir eve uyanmadığımı fark ettim; evin bireylerinden biri çok da keyifli uyanmamıştı anlaşılan.  Psikolog J.'nin dediği gibi, " depresyon hissi bulaşıcıdır, mümkünse o ortamdan kendini dışarı atmak gerekir " ; duraksadım. Havaya baktım, belli ki soğuk. Uyusam, zaman kaybı. Kalktım, üzerimi giyindim, kalınca bir kazak, mont, eldiven derken kapıda belirdim. "Nereye?" dedi, yürüyüşe çıkıyorum dedim ve arabayı aldığım gibi kendimi Caddebostan sahilde buldum.  Arabayı usulca park ettim ve neden oraya kadar ...

13.

Doğru neydi, neden bildiğimiz doğrulara yapışıp hayatlarımızı onların üzerine kuruyorduk? Doğru bildiklerimizin sarsılmayacağını kimden öğrenmiştik? Ya da doğrularımızın zamanaşımına uğramayıp, sonsuza kadar değişmeden aynı kalacağı varsayımını kim yüklemişti omuzlarımıza? Soru soruyu, olaylar başka soruları doğuruyor; hayat ve anlam aramalar sanki kocaman bir yumak ve çözdükçe daha çok dolanıyor. "Hıh şimdi oldu işte, çözdüm" dediğin an, alttan daha büyük bir büyük düğüm çıkıyor, hem de daha önce çözdüklerinin de aslında tam çözülmediğini inatla hatırlatıyor.  Ben kendi yumağımı bitirmeye yaklaştım sanırken, aslında o yumağın büyük bir kısmının kaldığını dün fark ettim. Yüzleşmenin ağır geldiği şey, "ilerliyorsun, aferin kızım" diye motive ederken kendimi, önüme çıkan ilk engelin tokat gibi yüzüme yapışması oldu.  Bu olaydan ders çıkarmaya çalışıyorum, aslında bunların da ilerlemenin bir parçası olduğunu, ilerlemenin can acıtmadan, yüzleştirmeden, çirkin yanlarınla...

31.

 pazartesi sabahı eve döndüm, sabah spora gidip arabamı park ettim; derin bir nefes alıp hala özleyebildiğim evimin zilini çaldım. beni kapıda karşıladı, tatlı kedim de arkasında. Yüzünde uzunca süredir görmediğim bir gülümseme, heyecandan nereye koyacağına bir türlü karar veremediği upuzun kolları.  Sarılmak, bildiğin yuvada soluklanmak, ama her şeyin aslında geçici olduğunu bilmek. özlendiğini fark etmek, havada asılı hasret kokusu, yine o gülümseme. eskiden her şey güzel ve çok aşıkken, dünyadaki en büyük sevginin bizim olduğuna eminken gördüğüm o gülümseme. Sahi neredeydi o gülümseme bunca zamandır? Çıkmak için benim gitmemi mi beklemiş?  Kendini "an" a bırakamamak, binlerce soru üşüşen, tepemde uçan, 1-2 yanıt doğruluğu kesin olmayan.  Hissizlik de bir his mi? Ne pırpır içim, ne kızgın. Her şey öyle sıradan geliyor ki, bu durağanlık normal mi ya da neyi gösteriyor kestiremiyorum.  Büyük sarılmalar ile onu işe uğurladım, akşam dersim olduğu için dışarıdaydım...