Ana içeriğe atla

72.

 Boşanma sonrası üçüncü gün, Perşembe sabahından merhaba. Bugün daha hafif uyandım, akşam uyurken kendime sabah yürüyüşe/koşuya çıkacağıma dair söz verdim ama tutamadım, kendime kızmadım; sıcacık yatakta uyumak, gözlerimi kapatıp nefes çalışmak, meditasyon yapmak, kedimi sevmek her şeyden daha cazip geldi. 

İnsan kendisiyle çelişse bile, kendini zorlamadan o an ne istediğini doğru okumalı, dinlemeli. Vücudunu dinlemeyi öğrendikçe, rahat ettiğin yerde buluyorsun kendini. 

Hiçbirimiz mükemmel olmak zorunda değiliz, keza benim en çok çektiğim şekilde katı olmak zorunda da değiliz. Esnemek, adapte olmak sakinliğin en büyük yolu bence. Trafikte önüne kıran birine kızmamalısın mesela, ya da başkası senin önünde yavaş gittiği için kaldığın kırmızı ışığa yükselmemelisin, seni 20 dakika beklettiklerinde sakin kalmalısın; gücünün yetmediği elinde olmayan şeyler için enerjini boşuna harcamamalısın; harcamamalısın ki o kıymetli enerjin yine sana kalsın. Dün tam uyumak üzereyken, bir arkadaşımdan kalacak yerim yok, sana gelebilir miyim mesajı aldım. O an mutlu ve huzurlu küçük dünyamda uykuya dalacakken, birine yardım eli uzatabilmenin esnekliğine açtım kapımı, birkaç saat oturup dertleştik; arada birlikte dizi izledik ve uyuduk. İnsan kendini esnetebildiğinde, sınırlarını açtığında hayat da ona doğru adımlarını atıyor, işaretleri doğru okuyanlar için hayat sanki akışkan formunda devam ediyor. 

Mahkeme sonrasında kendimi en sevdiğim yerlerden birine, Burgazada'ya giderken buldum. Bostancı'dan motora bindim, üst kattaki diğer 6 kişiyle birlikte deniz havasını ciğerlerime doldura doldura yolculuk yaptım. Burgazada'da indiğim gibi yürüyüşe başladım, çıkmaz sokaklardan geri döndüm, mehtap caddesinde fotoğraflar çektim. Yalnızlığın bazen korkusu; genelde de sakinleştirici bir huzuru var, daha önce de yazdığım gibi insan yalnızlığına aşık olmaktan korkuyor, o huzurun, dengenin içerisinde başka birine yer olmamasından da. Halbuki tam özeti de böyle olmalı aslında birlikteliklerin, senin kendinle olan dengeni, yalnızlığınla olan güzel ilişkini bozmadan onu iyileştirmek, daha da güzelleştirmek için gelmeli hayatına gelen. Ben inanıyorum ki, kendimi yalnızlığımla iyice barışmış, kendimle kalmanın sefasını sürerken bulduğumda, bunları eş anlı biriyle paylaşmak için de hazır hissedeceğim. İçimde bir ruh, bir kaynak sanki sürekli ışık ve sevgi saçıyor, ben bunu doğru kanallara aktarmanın yollarını bulacağım, bu gücün başkalarını şifalandırmak için de kullanılması gerektiğini düşünüyorum nedense. 

Meditasyonumun üçüncü gününü de tamamladım, bazen sadece nefes alıp verme, bazen bedeni tarama bazen de güzel manzaralar düşünmek üzerine oluyor benim meditasyonlarım ama bu konuya biraz daha eğilmek ve iyileştirmek istediğim yerleri var. 

İçim sanki bir puzzle, ve ben her geçen gün bir parçasını daha yerine koyuyorum. 

Salı günü J. ile terapi seansında mahkemeden, davadan, sonrasındaki ada ziyaretimden bahsettik. Adada rakı masasında tek başıma neye ağladığımı konuşurken, en çok babama ağladığımı fark ettim. Babamın eskiden benim bu ilişkinin başlarında üzüldüğümü bildiği için bu ilişkiyi onaylamadığı zamanlara gittim; onu hayal kırıklığına uğratmış olmanın, başaramamış olmanın beni yıkıp yaraladığını fark ettim. Ne acı, 1,5 senedir toprak altında olan birine bile hala hesap veriyor hissetmek. Güzel bir farkındalık ve yüzleşme oldu benim için, mutlu olmadığın bir evliliği sürdürmek aslında başarısızlık değildi, sevdiğin halde ayrılıp kendini seçmek cesaretti, büyük adımdı, başkasının yorumuna, onayına ihtiyaç yoktu. Ben de kendimi böyle telkin ederken babamla yüzleştim, yine olsa tüm bunları yaşayacağımı yine bilsem, yine de 12 yıl o adamı sevmeyi seçerdim dedim; Matt Haig'den alıntıladığım gibi "öğrenmek için, yaşamak gerek" 

Şimdiki akıl ve bilincimizle geçmişi yargılamak, hata görüp kızmak, kendimizi suçlamak hiç fayda etmiyor; hiçbir çiçek mevsiminden önce açmıyor; bizim hatalarımızdan aldığımız dersler de öyle. Belki aynı hatayı 10 kere yapacağız, belki 11.'de doğrusunu anlayıp 15'te yine aynı hatayı yapacağız ama bu döngü bir yerde duracak, biz öğrendikçe; buna son vermek istedikçe vereceğiz; o yüzden akıl ve bilincin geldiği nokta ile geçmişi şifalandırma ya da değiştirme lüksümüz yok. Hatalar bizim, almadığımız aksiyonlar, zamanında üstünü örttüğümüz yanlışlar bizim. Ne zaman ki hazır hissederiz, işte o zaman sakladığımız çirkin ve kuytu köşelerden onları çıkarıp karşımıza alır, o yüzleşmelerden geçip kendimizi şefkatle sararız. 

Öz şefkat, farkındalık, kendini sevmek, değer algısı hepsi kolay telaffuz edilen, altındaysa ortalama ömür kadar geriye giden konular var. Buzdağının görünmeyen kısmı gerçekten büyük, ailemizin kim olduğu, nasıl büyüğümüz, bu yaşımıza kadar neleri görüp bazen de görüp görmezden geldiğimiz, karşılaştığımız insanlar ilmek ilmek dokuyor bu değerleri; haliyle eşeleyip düzeltmek zaman alıyor. 

İyileşmenin, kendini bulmanın, kendini bulmayı denemenin sabit bir şekli yok, zamanı da, tek bildiğim şey acıttığı, nispeten sabır istediği ve kararlılığı görmek istediği. Kader gayrete aşıktır dedikleri de bu olsa gerek, kırılma noktalarından geçersen; sıçrayışın büyük oluyor.

Ben tetiklenmiş travmalarımla her şeyi baştan aşağı silkeliyorum; her silkelenmenin ardında gördüğüm bir şey var; kendime karşı dürüst değilmişim, ne kadar kendim için yapıyormuş gibi gözüksem de birçok şeyi bilmeden başkaları için yapıyormuşum, başkalarını bahane edip kendi isteklerimi görmezden gelip sonra da o değerlere tutunup kendi içimi boşaltıyormuşum. 

Evet son paragraf üzücü, bunları yazacak kadar rahatladığım için mutluyum. Her zaman güzel, her zaman kendi için doğruyu yapan biri olmak zorunda değilim; ben de insanım, ben de hatalar yapabilirim, bazen bilerek de hata yapabilirim; hata yapmak da benim tercihim; o bedeli ödemek de. Günün sonunda hepimiz, ne yapıyorsak kendimiz için yapıyoruz, ve evet hayatımızın sorumluluğu tamamen bizde. 

Şimdi bu acı gerçekleri kabul ettiğimize göre, yaşamaya başlama zamanı. Ben merakla, heyecanla yeni öğretilere aç bir halde, yeniden doğuyorum.

S. seninle gurur duyuyorum!

Sevgiler

S.


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

4.

 Sanırım mola veremeyecek ve sonsuza kadar klavyeye dokunacağım, içimden bitmek bilmeyen bir enerj, paylaşma isteği, hatta haykırma isteği geliyor.   Anlattıklarım dağınık ve karışık olacak; zihin bu; kolay toplanmıyor namussuz, ama onu da zaman içerisinde dizginlemeyi, kontrol altına alıp, yönlendirmeyi öğreneceğim.  Geçtiğimiz haftalardan birinde, perşembe sabah tüm keyfimle uyanmıştım, gayet neşeli, yeni güne şükreder haldeydim; ama nedense bir anda huzurlu bir eve uyanmadığımı fark ettim; evin bireylerinden biri çok da keyifli uyanmamıştı anlaşılan.  Psikolog J.'nin dediği gibi, " depresyon hissi bulaşıcıdır, mümkünse o ortamdan kendini dışarı atmak gerekir " ; duraksadım. Havaya baktım, belli ki soğuk. Uyusam, zaman kaybı. Kalktım, üzerimi giyindim, kalınca bir kazak, mont, eldiven derken kapıda belirdim. "Nereye?" dedi, yürüyüşe çıkıyorum dedim ve arabayı aldığım gibi kendimi Caddebostan sahilde buldum.  Arabayı usulca park ettim ve neden oraya kadar ...

13.

Doğru neydi, neden bildiğimiz doğrulara yapışıp hayatlarımızı onların üzerine kuruyorduk? Doğru bildiklerimizin sarsılmayacağını kimden öğrenmiştik? Ya da doğrularımızın zamanaşımına uğramayıp, sonsuza kadar değişmeden aynı kalacağı varsayımını kim yüklemişti omuzlarımıza? Soru soruyu, olaylar başka soruları doğuruyor; hayat ve anlam aramalar sanki kocaman bir yumak ve çözdükçe daha çok dolanıyor. "Hıh şimdi oldu işte, çözdüm" dediğin an, alttan daha büyük bir büyük düğüm çıkıyor, hem de daha önce çözdüklerinin de aslında tam çözülmediğini inatla hatırlatıyor.  Ben kendi yumağımı bitirmeye yaklaştım sanırken, aslında o yumağın büyük bir kısmının kaldığını dün fark ettim. Yüzleşmenin ağır geldiği şey, "ilerliyorsun, aferin kızım" diye motive ederken kendimi, önüme çıkan ilk engelin tokat gibi yüzüme yapışması oldu.  Bu olaydan ders çıkarmaya çalışıyorum, aslında bunların da ilerlemenin bir parçası olduğunu, ilerlemenin can acıtmadan, yüzleştirmeden, çirkin yanlarınla...

31.

 pazartesi sabahı eve döndüm, sabah spora gidip arabamı park ettim; derin bir nefes alıp hala özleyebildiğim evimin zilini çaldım. beni kapıda karşıladı, tatlı kedim de arkasında. Yüzünde uzunca süredir görmediğim bir gülümseme, heyecandan nereye koyacağına bir türlü karar veremediği upuzun kolları.  Sarılmak, bildiğin yuvada soluklanmak, ama her şeyin aslında geçici olduğunu bilmek. özlendiğini fark etmek, havada asılı hasret kokusu, yine o gülümseme. eskiden her şey güzel ve çok aşıkken, dünyadaki en büyük sevginin bizim olduğuna eminken gördüğüm o gülümseme. Sahi neredeydi o gülümseme bunca zamandır? Çıkmak için benim gitmemi mi beklemiş?  Kendini "an" a bırakamamak, binlerce soru üşüşen, tepemde uçan, 1-2 yanıt doğruluğu kesin olmayan.  Hissizlik de bir his mi? Ne pırpır içim, ne kızgın. Her şey öyle sıradan geliyor ki, bu durağanlık normal mi ya da neyi gösteriyor kestiremiyorum.  Büyük sarılmalar ile onu işe uğurladım, akşam dersim olduğu için dışarıdaydım...