Ana içeriğe atla

71.

Beykoz adliyesi, 2. aile mahkemesi 10:13 olan randevumuza sistem çökmesi, elektrik kesilmesi gibi sebeplerle 13:29'da girdik ve davamız 13:42'de tamamlanmıştı, 12 senelik evliliği kağıt üzerinde bitirmek için 13 dakika yetmiş ve artmıştı üstelik.

Babamın ölümünü acil kapısında doktor sıradan bir şekilde söyler başsağlığı verirken ölümün ne kadar basit ve olağan olduğuna kanaat getirmiştim; keza adliye kapısında ayrılan herhangi bir çiftken de boşanmanın ne kadar basit ve olağan olduğuna bir kere daha ikna oldum. Biz yaşadıklarımızı ne kadar özel sanırsak sanalım, hepimiz sıradan, olağan hikayelerin basit birer parçasıyız, farklıyız belki ama suretlerimiz benziyor, hikayelerimiz benziyor. 

5 aylık bebekleri kucağında boşanmaya gelenlerden tutun bizim gibi elele bekleyenlere, kavga kıyamet tanık dinlenmeli hikayelere uzanan çokça çift vardı. Duruşma sırasında gözlerimiz doldu, yer yer ağladık ama günün sonunda veda ettik. 

Ona bir mektup yazıp onu affettiğimi ve artık veda ettiğimi söyledim; artık benden gitmesi gereken o güzel adama kendimce veda ettim. 

Bekar hayatımın ilk günü geride kalırken ben, daha farklı hissetmiyorum sanki her şey olması gerektiği gibi. Puzzle'ın parçaları yavaş yavaş yerine oturuyor gibi hissediyorum, ne aşırı bir mutluluk hali ne de mutsuzluk; araf da değil öyle kendiliğinden, yolunda bir hal. 

Ben, ona veda ederken kendime merhaba diyorum. 

Sevgiler

S.



Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

4.

 Sanırım mola veremeyecek ve sonsuza kadar klavyeye dokunacağım, içimden bitmek bilmeyen bir enerj, paylaşma isteği, hatta haykırma isteği geliyor.   Anlattıklarım dağınık ve karışık olacak; zihin bu; kolay toplanmıyor namussuz, ama onu da zaman içerisinde dizginlemeyi, kontrol altına alıp, yönlendirmeyi öğreneceğim.  Geçtiğimiz haftalardan birinde, perşembe sabah tüm keyfimle uyanmıştım, gayet neşeli, yeni güne şükreder haldeydim; ama nedense bir anda huzurlu bir eve uyanmadığımı fark ettim; evin bireylerinden biri çok da keyifli uyanmamıştı anlaşılan.  Psikolog J.'nin dediği gibi, " depresyon hissi bulaşıcıdır, mümkünse o ortamdan kendini dışarı atmak gerekir " ; duraksadım. Havaya baktım, belli ki soğuk. Uyusam, zaman kaybı. Kalktım, üzerimi giyindim, kalınca bir kazak, mont, eldiven derken kapıda belirdim. "Nereye?" dedi, yürüyüşe çıkıyorum dedim ve arabayı aldığım gibi kendimi Caddebostan sahilde buldum.  Arabayı usulca park ettim ve neden oraya kadar ...

13.

Doğru neydi, neden bildiğimiz doğrulara yapışıp hayatlarımızı onların üzerine kuruyorduk? Doğru bildiklerimizin sarsılmayacağını kimden öğrenmiştik? Ya da doğrularımızın zamanaşımına uğramayıp, sonsuza kadar değişmeden aynı kalacağı varsayımını kim yüklemişti omuzlarımıza? Soru soruyu, olaylar başka soruları doğuruyor; hayat ve anlam aramalar sanki kocaman bir yumak ve çözdükçe daha çok dolanıyor. "Hıh şimdi oldu işte, çözdüm" dediğin an, alttan daha büyük bir büyük düğüm çıkıyor, hem de daha önce çözdüklerinin de aslında tam çözülmediğini inatla hatırlatıyor.  Ben kendi yumağımı bitirmeye yaklaştım sanırken, aslında o yumağın büyük bir kısmının kaldığını dün fark ettim. Yüzleşmenin ağır geldiği şey, "ilerliyorsun, aferin kızım" diye motive ederken kendimi, önüme çıkan ilk engelin tokat gibi yüzüme yapışması oldu.  Bu olaydan ders çıkarmaya çalışıyorum, aslında bunların da ilerlemenin bir parçası olduğunu, ilerlemenin can acıtmadan, yüzleştirmeden, çirkin yanlarınla...

31.

 pazartesi sabahı eve döndüm, sabah spora gidip arabamı park ettim; derin bir nefes alıp hala özleyebildiğim evimin zilini çaldım. beni kapıda karşıladı, tatlı kedim de arkasında. Yüzünde uzunca süredir görmediğim bir gülümseme, heyecandan nereye koyacağına bir türlü karar veremediği upuzun kolları.  Sarılmak, bildiğin yuvada soluklanmak, ama her şeyin aslında geçici olduğunu bilmek. özlendiğini fark etmek, havada asılı hasret kokusu, yine o gülümseme. eskiden her şey güzel ve çok aşıkken, dünyadaki en büyük sevginin bizim olduğuna eminken gördüğüm o gülümseme. Sahi neredeydi o gülümseme bunca zamandır? Çıkmak için benim gitmemi mi beklemiş?  Kendini "an" a bırakamamak, binlerce soru üşüşen, tepemde uçan, 1-2 yanıt doğruluğu kesin olmayan.  Hissizlik de bir his mi? Ne pırpır içim, ne kızgın. Her şey öyle sıradan geliyor ki, bu durağanlık normal mi ya da neyi gösteriyor kestiremiyorum.  Büyük sarılmalar ile onu işe uğurladım, akşam dersim olduğu için dışarıdaydım...