Ana içeriğe atla

70.

Mahkemeden boşanma günü geldi, 22 Kasım 2021 Pazartesi sabah 10:13. Davalı-davacı bla bla; kalanı okumaya bile gerek görmedim. Sevmişsin, sevdalanmışsın, denemişsin, o canım dediğine yabancı olmuşsun tüm duyguları 7,5 senelik evliliğe sığdırmışsın ve 2 dakikalık mahkeme seansında koskoca birlikteliğe "evlilik birliğinin temelden sarsılması" gerekçesi ile veda etmişsin. 

Asla benim başıma gelmez kadar net konuşmamıştım ama bu kocaman sevginin biteceğine, bir gün yürütemeyeceğimize hiç ama hiç inanmamıştım. Bence sevgi her şeye yeterdi, bence sevgi her sorunu aşardı ama görüyorum ki sevginin bile iyileştiremeyeceği insanlar var. 

"Neden?" dedim bir gün, "neden yapamıyoruz, neden düzelmiyor?" "Benim" dedi, "bir şey bozuk içimde onu tamir etmem lazım; iyileşmem lazım." Ben de sabırla bekledim, onu düzeltecek iyileştirecek hiçbir şeyi denemeden, her şeyi oluruna bırakarak denemesini izledim ve 36. yaşıma girerken doğum günümde boşanmaya karar verdim. 

İnsan ne kadar severse sevsin, yalnızca birinin sevmesi iki kişilik sevmenin yerini tutmuyor, birinin denemesi iki kişilik ilişkiyi yürütmeye yetmiyor. 

İnsan kendisini sevmeyi öğrendi mi, kendine değer vermeyi öğrendi mi günün sonunda ne kadar sevse aşık olsa da; o sevgiye rağmen gitmeyi tercih ediyor. Kalbini kökünden söke söke, canını acıta acıta en ufak bir ihtimale tutuna tutuna o ayrılık yolunu yürüyor. Ama işte artık sona geldik. Yine olsa, yine bekler yine 2,5 senemi verir miydim bilmiyorum; belki daha öncesinde sinyalleri doğru okurdum, işaretlere dikkat eder kendimi daha önce dinlerdim. Yine de, hiçbir çiçek mevsiminden önce açmıyor, bunu öğrendim. 

Ofise gelirken arabada kendimi boşanmanın gerçekliği ile yüzleşip, canımı acıtıp kendimi ağlatmak ve boşaltmak üzerine sezen aksu - küçücüğüm dinledim; altı yedi kereden sonra neden kendime yapıyorum bunu, küçük de değilim, hata yaptımsa da benim şimdi veda vakti dedim ve offspring 'in de olduğu bir listeye daldım. Playlistin içinde uzun zamandır dinlemediğim bir şarkıya denk geldim, 1998'in güzeli  semisonic, closing time. Daha manidar bir zamanlama, bir söz öbeği olur muydu bilmem ama kapanışı vurucu geldi. 

"closing time, every new beginning 
comes from some other beginning's end." 

Eski bitişlere, yeni başlangıçlar. 
Her şeyin daha güzel olacağı günlere...

Sevgiler
S.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

4.

 Sanırım mola veremeyecek ve sonsuza kadar klavyeye dokunacağım, içimden bitmek bilmeyen bir enerj, paylaşma isteği, hatta haykırma isteği geliyor.   Anlattıklarım dağınık ve karışık olacak; zihin bu; kolay toplanmıyor namussuz, ama onu da zaman içerisinde dizginlemeyi, kontrol altına alıp, yönlendirmeyi öğreneceğim.  Geçtiğimiz haftalardan birinde, perşembe sabah tüm keyfimle uyanmıştım, gayet neşeli, yeni güne şükreder haldeydim; ama nedense bir anda huzurlu bir eve uyanmadığımı fark ettim; evin bireylerinden biri çok da keyifli uyanmamıştı anlaşılan.  Psikolog J.'nin dediği gibi, " depresyon hissi bulaşıcıdır, mümkünse o ortamdan kendini dışarı atmak gerekir " ; duraksadım. Havaya baktım, belli ki soğuk. Uyusam, zaman kaybı. Kalktım, üzerimi giyindim, kalınca bir kazak, mont, eldiven derken kapıda belirdim. "Nereye?" dedi, yürüyüşe çıkıyorum dedim ve arabayı aldığım gibi kendimi Caddebostan sahilde buldum.  Arabayı usulca park ettim ve neden oraya kadar ...

13.

Doğru neydi, neden bildiğimiz doğrulara yapışıp hayatlarımızı onların üzerine kuruyorduk? Doğru bildiklerimizin sarsılmayacağını kimden öğrenmiştik? Ya da doğrularımızın zamanaşımına uğramayıp, sonsuza kadar değişmeden aynı kalacağı varsayımını kim yüklemişti omuzlarımıza? Soru soruyu, olaylar başka soruları doğuruyor; hayat ve anlam aramalar sanki kocaman bir yumak ve çözdükçe daha çok dolanıyor. "Hıh şimdi oldu işte, çözdüm" dediğin an, alttan daha büyük bir büyük düğüm çıkıyor, hem de daha önce çözdüklerinin de aslında tam çözülmediğini inatla hatırlatıyor.  Ben kendi yumağımı bitirmeye yaklaştım sanırken, aslında o yumağın büyük bir kısmının kaldığını dün fark ettim. Yüzleşmenin ağır geldiği şey, "ilerliyorsun, aferin kızım" diye motive ederken kendimi, önüme çıkan ilk engelin tokat gibi yüzüme yapışması oldu.  Bu olaydan ders çıkarmaya çalışıyorum, aslında bunların da ilerlemenin bir parçası olduğunu, ilerlemenin can acıtmadan, yüzleştirmeden, çirkin yanlarınla...

31.

 pazartesi sabahı eve döndüm, sabah spora gidip arabamı park ettim; derin bir nefes alıp hala özleyebildiğim evimin zilini çaldım. beni kapıda karşıladı, tatlı kedim de arkasında. Yüzünde uzunca süredir görmediğim bir gülümseme, heyecandan nereye koyacağına bir türlü karar veremediği upuzun kolları.  Sarılmak, bildiğin yuvada soluklanmak, ama her şeyin aslında geçici olduğunu bilmek. özlendiğini fark etmek, havada asılı hasret kokusu, yine o gülümseme. eskiden her şey güzel ve çok aşıkken, dünyadaki en büyük sevginin bizim olduğuna eminken gördüğüm o gülümseme. Sahi neredeydi o gülümseme bunca zamandır? Çıkmak için benim gitmemi mi beklemiş?  Kendini "an" a bırakamamak, binlerce soru üşüşen, tepemde uçan, 1-2 yanıt doğruluğu kesin olmayan.  Hissizlik de bir his mi? Ne pırpır içim, ne kızgın. Her şey öyle sıradan geliyor ki, bu durağanlık normal mi ya da neyi gösteriyor kestiremiyorum.  Büyük sarılmalar ile onu işe uğurladım, akşam dersim olduğu için dışarıdaydım...