Ana içeriğe atla

63.

Ben kötülük yapmayı, oyun oynamayı, numara yapmayı bilen biri değilim. Mesajlarına hemen cevap vermeci kızlardan olamadım hiçbir zaman. Doğrunun, açık iletişimin her şeyi çözeceğine inandım, meğersem değilmiş. 35 yaşına kadar gelip, sana öğretilenlerin bir türlü çalışmadığı dünyada yaşadıklarınla öğreniyorsun başka şeylerin mümkün olduğunu. 

Salı akşamı attığı şarkıyı görüp cevap vermedim, kendinde ruhen kaybolma lüksü görüp yine benim tarafından bulunma ihtimaline tutunan adamın mesajına cevap veremedim. Ben kendimi hangi ara bu kadar kul köle ettim hatırlayamadım. Sevginin ne demek olduğunu bilmediğimi fark ettim, koşulsuz sevgi birine verilince taşıması kolay olmuyordu, öğrendim. Arkadaşım tokat üstüne tokatlarını sıralarken şöyle dedi "ben erkek olsam, sana saygı duymazdım" ne acı, fazla iyi olduğum, alttan aldığım için ezme hakkını kendinde görüp saygı duymaması. Sistem gerçekten de böyle mi işliyor diye düşündüm, benim tüm yaşadıklarıma rağmen iyi kalışım, çirkinleşmeyişim, ayrılacağımızı bilsem de yanında olup ona destek oluşum, bunu güzellikle götürebileceğimize inanışım çocukça bir saflıktan mı ibaretti? 

1,5 senedir doğrularım sarsılıyor, bir şeyleri değiştirmeye, eşeleyip silkelemeye, bildiklerimi unutmaya, yeni ve güzel alışkanlıklar kazanmaya çalışıyorum ama sancılı. Tam çözdüm artık diye havalara uçacağım anda, bir bakıyorum ayağıma takılı ağırlık uçmama müsaade etmiyor, kısıtlı uçuyorum. Belki de yolculuk budur, hiçbir zaman tam olamamak, sürekli değişmek, ilerlemek, hep diyorlar ya kendinin en iyi versiyonu diye; belki de o kesin bir şey / kesin biri değildir ve sürekli değişimi içeriyordur. 

Benim izlediğim yol, iyilik, iyi niyet yolu karşımdakine beni iyi niyetle kullanma hakkı verdi sanırım, ben hep çabalayan, yanında duran, ne yaparsa yapsın destek olacak olandım; artık böyle olmaması gerekiyor. Benim de gidebileceğimi aksiyonlarımla göstermem gerekiyor, mesajı görüp cevap vermeyen; soğuk ve mesafeli konuşan birine dönüşüp kazanan ben olacaksam, kendi adıma değil karşıdaki için üzülürüm ama deniyorum. 

Ben 35 yaşımda, sevmeyi ve kendimce kötü biri olmayı öğreniyorum. 

Sevgiler

S. 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

4.

 Sanırım mola veremeyecek ve sonsuza kadar klavyeye dokunacağım, içimden bitmek bilmeyen bir enerj, paylaşma isteği, hatta haykırma isteği geliyor.   Anlattıklarım dağınık ve karışık olacak; zihin bu; kolay toplanmıyor namussuz, ama onu da zaman içerisinde dizginlemeyi, kontrol altına alıp, yönlendirmeyi öğreneceğim.  Geçtiğimiz haftalardan birinde, perşembe sabah tüm keyfimle uyanmıştım, gayet neşeli, yeni güne şükreder haldeydim; ama nedense bir anda huzurlu bir eve uyanmadığımı fark ettim; evin bireylerinden biri çok da keyifli uyanmamıştı anlaşılan.  Psikolog J.'nin dediği gibi, " depresyon hissi bulaşıcıdır, mümkünse o ortamdan kendini dışarı atmak gerekir " ; duraksadım. Havaya baktım, belli ki soğuk. Uyusam, zaman kaybı. Kalktım, üzerimi giyindim, kalınca bir kazak, mont, eldiven derken kapıda belirdim. "Nereye?" dedi, yürüyüşe çıkıyorum dedim ve arabayı aldığım gibi kendimi Caddebostan sahilde buldum.  Arabayı usulca park ettim ve neden oraya kadar ...

13.

Doğru neydi, neden bildiğimiz doğrulara yapışıp hayatlarımızı onların üzerine kuruyorduk? Doğru bildiklerimizin sarsılmayacağını kimden öğrenmiştik? Ya da doğrularımızın zamanaşımına uğramayıp, sonsuza kadar değişmeden aynı kalacağı varsayımını kim yüklemişti omuzlarımıza? Soru soruyu, olaylar başka soruları doğuruyor; hayat ve anlam aramalar sanki kocaman bir yumak ve çözdükçe daha çok dolanıyor. "Hıh şimdi oldu işte, çözdüm" dediğin an, alttan daha büyük bir büyük düğüm çıkıyor, hem de daha önce çözdüklerinin de aslında tam çözülmediğini inatla hatırlatıyor.  Ben kendi yumağımı bitirmeye yaklaştım sanırken, aslında o yumağın büyük bir kısmının kaldığını dün fark ettim. Yüzleşmenin ağır geldiği şey, "ilerliyorsun, aferin kızım" diye motive ederken kendimi, önüme çıkan ilk engelin tokat gibi yüzüme yapışması oldu.  Bu olaydan ders çıkarmaya çalışıyorum, aslında bunların da ilerlemenin bir parçası olduğunu, ilerlemenin can acıtmadan, yüzleştirmeden, çirkin yanlarınla...

31.

 pazartesi sabahı eve döndüm, sabah spora gidip arabamı park ettim; derin bir nefes alıp hala özleyebildiğim evimin zilini çaldım. beni kapıda karşıladı, tatlı kedim de arkasında. Yüzünde uzunca süredir görmediğim bir gülümseme, heyecandan nereye koyacağına bir türlü karar veremediği upuzun kolları.  Sarılmak, bildiğin yuvada soluklanmak, ama her şeyin aslında geçici olduğunu bilmek. özlendiğini fark etmek, havada asılı hasret kokusu, yine o gülümseme. eskiden her şey güzel ve çok aşıkken, dünyadaki en büyük sevginin bizim olduğuna eminken gördüğüm o gülümseme. Sahi neredeydi o gülümseme bunca zamandır? Çıkmak için benim gitmemi mi beklemiş?  Kendini "an" a bırakamamak, binlerce soru üşüşen, tepemde uçan, 1-2 yanıt doğruluğu kesin olmayan.  Hissizlik de bir his mi? Ne pırpır içim, ne kızgın. Her şey öyle sıradan geliyor ki, bu durağanlık normal mi ya da neyi gösteriyor kestiremiyorum.  Büyük sarılmalar ile onu işe uğurladım, akşam dersim olduğu için dışarıdaydım...