Perşembe günü eve geldi; saçma olduğuna ikimizin de emin olduğu bir bahaneyle senelerdir birlikte yaşadığımız eve beni görmeye geldi. 26 Eylül'de evden taşındıktan sonra ilk kez gördük birbirimizi, geleceğini biliyordum ama habersiz geldi; kapıya koştum; çok sevdiğim güne bakan çiçekleri ellerinde, o gün kendime almayı düşünüp vazgeçtiğim güneşe dönen güne bakan çiçekleri. Bozcaada yolunda "günebakan" diye camdan sarkıp haykırdığım anlar geldi gözümün önüne, gülümsedim; bu anının onda da yer ettiğine emindim. Tutmadım kendim, atlayıverdim boynuna. Sarıldım, kokulu kokulu öptüm, koala gibi yapıştım; kucağına oturdum; o ağladı. Saçlarını öptüm, ensesinde gezdirdim elimi, boynunu kokladım mis mis, hareketsizce kaldım; hıçkırıklarını dinledim. "Özledim" dedim sadece, sıkıca sarıldı belimden, "ben de, ben de çok özledim" dedi, öylece kalakaldık; zaman durdu; biz durduk. Ne kadar zaman sonra mutfağa geçip kahve demlediğimi hatırlamıyorum, çiçekleri vazoya yerleştirdim. Yanına gittim, oturdum sanki hiçbir şey değişmemiş, sanki biz hala o evli ve mutlu insanlarmışız, kötü bir rüyadan uyanıp yola devam ediyormuşuz gibi.
Ayrı geçen bir ayımızın nasıl geçtiğini konuştuk, ağladık, gülümsedik, hayatlarımızdaki gelişmeleri anlattık birbirimize. Ben çok yol almıştım, o ise aynıydı.
"Nasıl geçiyor günlerin, neler yapıyorsun?" dedim, "hiç" dedi, "kendimle kalmayı istemiyorum pek, kaçıyorum sanırım kendimden, yüzleşmekten. çok çalışıyorum, hafta sonları maçlara gidiyorum futbol, basket ne olursa. eve alışamadım, uyuyamıyorum bir türlü, sahiplenemedim. ben sensiz nasıl olunur bilmiyorum, her şey yabancı" dedi, her harfi hasretle nakış gibi işlenmiş hikayesini anlattı da, bir tek "barışalım mı?" demedi, "sana döneyim" demedi.
Kendinden emin, "böyle olması gerekiyor sanırım, ben de bilmiyorum ki" dedi. Bu hikayeyi hiçbir zaman anlayamayacağım sanırım, kendimi bir sene o kadar hırpaladım ki, peşpeşe sorular sordum kendime, nesi var acaba, ona ne iyi gelir, yüzünü güldürsem geçer mi, tatile mi gitsek, terapiye gitse, acaba çift terapisine mi gitsek, ben mi iyi gelmiyorum ki, sevmiyor mu beni.. cevabının beni geçtim, onda da olmadığına emin olduğum soruları sorup durdum. her şeyi denedim aklıma gelen; hiçbiri olmadı, iyileştirmedi onu. Şimdi karşıma geçmiş, benden, kendinden kaçan, hiçbir şey yapmadan gün geçiren, beni sevip özlediğini söyleyen ama aksiyonu olmayan o adama bakıyorum. Ben boşanalım demeseydim, belki de hiç boşanmayıp aynı mutsuzluk denizinde yüzmeye devam edecektik kim bilir?
Zaman her şeyin ilacı, bizi nasıl iyileştirecek bilmiyorum ama bu yüzleşme bana biraz nefes aldırdı. özlemek evet, can acıtması, yeniden bir arada olma ihtimaline tutunmak da evet ama net olan bir şey var ki o iyileşmeden biz bu yolu yeniden yürümeyi deneyemeyiz.
İlk ve son dizisini bitirince bir mesaj atıp özlediğimi söyledim pazar akşamı, o da çok kötü olduğunu, haykırarak ağladığını söyledi, canım acıdı. O kadar seviyorum ki, eski ben olsam onu üzenin ne olduğunu bulmak için var gücümle çabalardım, ama tüm bu süreçte öğrendiğim en güzel şey, insanın yalnızca kendi kendini iyileştirebileceği oldu, dışarıdan gelen her yardım geçici, kalıcı düzelme için insanın kendi canını acıtması, yüzleşmesi ve öyle çıkması gerekiyor, ve maalesef artık bu benim sorunum değil.
Ben hayatım boyunca hiç kimseden ayrılmadım, neredeyse ilk sevgilimle evlendim ve nasıl ayrılınır bilmiyorum; ilk ayrılığım da boşanma olunca haliyle ben de bocalıyorum. Sevdiğim bir arkadaşım, keskin ve sert bir tavırla duruma müdahale edip, cevap verme artık, yazma boşuna, iradesiz misin, kendine bunu yapma diyerek tokat üstüne tokat yapıştırdı. Diyecek bir şeyim yoktu, dinlemeyi seçtim, bana yardım etmesini rica ettim. Eşime her mesaj atmaya niyetlendiğimde vazgeçip onu rahatsız edeceğime söz verdim ve bir günü hiç mesajlaşmadan geçirdim. Dün akşam 21:45 gibiydi, bir mesaj geldi; baktım o, mesajda bir spotif linki. Candan Erçetin, hayranım sana. Şarkıyı açamadım, arkadaşımdaydım, ne zamanki arabaya bindim hiç bilmediğim bir şarkı olduğunu fark ettim, nerden bulmuş anlamadım.
Şarkının vurucu kısmıysa şöyle; hayranım sana sabrına; sakince karşımda durup meydan okuyan o tavrına, varlığına.
Ve sonra daha vurucusu ve ilişkiyi özetleyeni geliyor; korkmuyorum ruhumdaki fırtınada boğulmaktan, karanlıkta yollarımı kaybetmekten biliyorum kurtarırsın beni sen.
J. seanslarımızdan birinde sevginin birçok farklı türü var demişti, eşinin sana sevgisi biraz narsistik bir sevgi gibi, o senin onu sevmeni seviyor diye de bitirmişti cümlesini. Çok ağrıma gitmişti, güzel sevdiğimi biliyordum, ama birinin bu kadar her şeyi olmak, tüm güvencesi, desteği olmak o kadar her şeyi olmak ama birtek kadını olamamak, bireyselliğine kadar sızıp onun içini boşaltmak düşüncesi beni buza çevirmişti. Yine ve yine her şeyin sorumluluğunun bizde olduğunu keşfettiğim anlardan biriydi. Bu ilişkiyi tek başıma değil ama biz bu hale getirmiştik, ben onun alanına girmiştim o da sesini çıkarmamıştı; zamanında müdahale edebilseydik çözerdik belki ama sanırım artık birbirimize geç kaldık.
Bazen iyilik adı altında yaptığımız şeylerin bedelini çok ağır ödüyoruz, benimkisi de böyle bir hikaye oluverdi, öğrenmenin yeri, zamanı yok, her hikaye, her tecrübe kıymetli.
Ben yaşıyorum, ben öğreniyorum. Matt Haig'in geceyarısı kütüphanesi kitabında dediği gibi, "öğrenmenin en iyi yolu yaşamaktadır."
Sevgiler
S.
Yorumlar
Yorum Gönder