Ana içeriğe atla

62.

 Perşembe günü eve geldi; saçma olduğuna ikimizin de emin olduğu bir bahaneyle senelerdir birlikte yaşadığımız eve beni görmeye geldi. 26 Eylül'de evden taşındıktan sonra ilk kez  gördük birbirimizi, geleceğini biliyordum ama habersiz geldi; kapıya koştum; çok sevdiğim güne bakan çiçekleri ellerinde, o gün kendime almayı düşünüp vazgeçtiğim güneşe dönen güne bakan çiçekleri. Bozcaada yolunda "günebakan" diye camdan sarkıp haykırdığım anlar geldi gözümün önüne, gülümsedim; bu anının onda da yer ettiğine emindim. Tutmadım kendim, atlayıverdim boynuna. Sarıldım, kokulu kokulu öptüm, koala gibi yapıştım; kucağına oturdum; o ağladı. Saçlarını öptüm, ensesinde gezdirdim elimi, boynunu kokladım mis mis, hareketsizce kaldım; hıçkırıklarını dinledim. "Özledim" dedim sadece, sıkıca sarıldı belimden, "ben de, ben de çok özledim" dedi, öylece kalakaldık; zaman durdu; biz durduk. Ne kadar zaman sonra mutfağa geçip kahve demlediğimi hatırlamıyorum, çiçekleri vazoya yerleştirdim. Yanına gittim, oturdum sanki hiçbir şey değişmemiş, sanki biz hala o evli ve mutlu insanlarmışız, kötü bir rüyadan uyanıp yola devam ediyormuşuz gibi.

Ayrı geçen bir ayımızın nasıl geçtiğini konuştuk, ağladık, gülümsedik, hayatlarımızdaki gelişmeleri anlattık birbirimize. Ben çok yol almıştım, o ise aynıydı. 

"Nasıl geçiyor günlerin, neler yapıyorsun?" dedim, "hiç" dedi, "kendimle kalmayı istemiyorum pek, kaçıyorum sanırım kendimden, yüzleşmekten. çok çalışıyorum, hafta sonları maçlara gidiyorum futbol, basket ne olursa. eve alışamadım, uyuyamıyorum bir türlü, sahiplenemedim. ben sensiz nasıl olunur bilmiyorum, her şey yabancı" dedi, her harfi  hasretle nakış gibi işlenmiş hikayesini anlattı da, bir tek "barışalım mı?" demedi, "sana döneyim" demedi. 

Kendinden emin, "böyle olması gerekiyor sanırım, ben de bilmiyorum ki" dedi. Bu hikayeyi hiçbir zaman anlayamayacağım sanırım, kendimi bir sene o kadar hırpaladım ki, peşpeşe sorular sordum kendime, nesi var acaba, ona ne iyi gelir, yüzünü güldürsem geçer mi, tatile mi gitsek, terapiye gitse, acaba çift terapisine mi gitsek, ben mi iyi gelmiyorum ki, sevmiyor mu beni.. cevabının beni geçtim, onda da olmadığına emin olduğum soruları sorup durdum. her şeyi denedim aklıma gelen; hiçbiri olmadı, iyileştirmedi onu. Şimdi karşıma geçmiş, benden, kendinden kaçan, hiçbir şey yapmadan gün geçiren, beni sevip özlediğini söyleyen ama aksiyonu olmayan o adama bakıyorum. Ben boşanalım demeseydim, belki de hiç boşanmayıp aynı mutsuzluk denizinde yüzmeye devam edecektik kim bilir? 

Zaman her şeyin ilacı, bizi nasıl iyileştirecek bilmiyorum ama bu yüzleşme bana biraz nefes aldırdı. özlemek evet, can acıtması, yeniden bir arada olma ihtimaline tutunmak da evet ama net olan bir şey var ki o iyileşmeden biz bu yolu yeniden yürümeyi deneyemeyiz. 

İlk ve son dizisini bitirince bir mesaj atıp özlediğimi söyledim pazar akşamı, o da çok kötü olduğunu, haykırarak ağladığını söyledi, canım acıdı. O kadar seviyorum ki, eski ben olsam onu üzenin ne olduğunu bulmak için var gücümle çabalardım, ama tüm bu süreçte öğrendiğim en güzel şey, insanın yalnızca kendi kendini iyileştirebileceği oldu, dışarıdan gelen her yardım geçici, kalıcı düzelme için insanın kendi canını acıtması, yüzleşmesi ve öyle çıkması gerekiyor, ve maalesef artık bu benim sorunum değil. 

Ben hayatım boyunca hiç kimseden ayrılmadım, neredeyse ilk sevgilimle evlendim ve nasıl ayrılınır bilmiyorum; ilk ayrılığım da boşanma olunca haliyle ben de bocalıyorum. Sevdiğim bir arkadaşım, keskin ve sert bir tavırla duruma müdahale edip, cevap verme artık, yazma boşuna, iradesiz misin, kendine bunu yapma diyerek tokat üstüne tokat yapıştırdı. Diyecek bir şeyim yoktu, dinlemeyi seçtim, bana yardım etmesini rica ettim. Eşime her mesaj atmaya niyetlendiğimde vazgeçip onu rahatsız edeceğime söz verdim ve bir günü hiç mesajlaşmadan geçirdim. Dün akşam 21:45 gibiydi, bir mesaj geldi; baktım o, mesajda bir spotif linki. Candan Erçetin, hayranım sana. Şarkıyı açamadım, arkadaşımdaydım, ne zamanki arabaya bindim hiç bilmediğim bir şarkı olduğunu fark ettim, nerden bulmuş anlamadım. 

Şarkının vurucu kısmıysa şöyle; hayranım sana sabrına; sakince karşımda durup meydan okuyan o tavrına, varlığına. 

Ve sonra daha vurucusu ve ilişkiyi özetleyeni geliyor; korkmuyorum ruhumdaki fırtınada boğulmaktan, karanlıkta yollarımı kaybetmekten biliyorum kurtarırsın beni sen.

J. seanslarımızdan birinde sevginin birçok farklı türü var demişti, eşinin sana sevgisi biraz narsistik bir sevgi gibi, o senin onu sevmeni seviyor diye de bitirmişti cümlesini. Çok ağrıma gitmişti, güzel sevdiğimi biliyordum, ama birinin bu kadar her şeyi olmak, tüm güvencesi, desteği olmak o kadar her şeyi olmak ama birtek kadını olamamak, bireyselliğine kadar sızıp onun içini boşaltmak düşüncesi beni buza çevirmişti. Yine ve yine her şeyin sorumluluğunun bizde olduğunu keşfettiğim anlardan biriydi. Bu ilişkiyi tek başıma değil ama biz bu hale getirmiştik, ben onun alanına girmiştim o da sesini çıkarmamıştı; zamanında müdahale edebilseydik çözerdik belki ama sanırım artık birbirimize geç kaldık. 

Bazen iyilik adı altında yaptığımız şeylerin bedelini çok ağır ödüyoruz, benimkisi de böyle bir hikaye oluverdi, öğrenmenin yeri, zamanı yok, her hikaye, her tecrübe kıymetli. 

Ben yaşıyorum, ben öğreniyorum. Matt Haig'in geceyarısı kütüphanesi kitabında dediği gibi, "öğrenmenin en iyi yolu yaşamaktadır."

Sevgiler

S. 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

4.

 Sanırım mola veremeyecek ve sonsuza kadar klavyeye dokunacağım, içimden bitmek bilmeyen bir enerj, paylaşma isteği, hatta haykırma isteği geliyor.   Anlattıklarım dağınık ve karışık olacak; zihin bu; kolay toplanmıyor namussuz, ama onu da zaman içerisinde dizginlemeyi, kontrol altına alıp, yönlendirmeyi öğreneceğim.  Geçtiğimiz haftalardan birinde, perşembe sabah tüm keyfimle uyanmıştım, gayet neşeli, yeni güne şükreder haldeydim; ama nedense bir anda huzurlu bir eve uyanmadığımı fark ettim; evin bireylerinden biri çok da keyifli uyanmamıştı anlaşılan.  Psikolog J.'nin dediği gibi, " depresyon hissi bulaşıcıdır, mümkünse o ortamdan kendini dışarı atmak gerekir " ; duraksadım. Havaya baktım, belli ki soğuk. Uyusam, zaman kaybı. Kalktım, üzerimi giyindim, kalınca bir kazak, mont, eldiven derken kapıda belirdim. "Nereye?" dedi, yürüyüşe çıkıyorum dedim ve arabayı aldığım gibi kendimi Caddebostan sahilde buldum.  Arabayı usulca park ettim ve neden oraya kadar ...

13.

Doğru neydi, neden bildiğimiz doğrulara yapışıp hayatlarımızı onların üzerine kuruyorduk? Doğru bildiklerimizin sarsılmayacağını kimden öğrenmiştik? Ya da doğrularımızın zamanaşımına uğramayıp, sonsuza kadar değişmeden aynı kalacağı varsayımını kim yüklemişti omuzlarımıza? Soru soruyu, olaylar başka soruları doğuruyor; hayat ve anlam aramalar sanki kocaman bir yumak ve çözdükçe daha çok dolanıyor. "Hıh şimdi oldu işte, çözdüm" dediğin an, alttan daha büyük bir büyük düğüm çıkıyor, hem de daha önce çözdüklerinin de aslında tam çözülmediğini inatla hatırlatıyor.  Ben kendi yumağımı bitirmeye yaklaştım sanırken, aslında o yumağın büyük bir kısmının kaldığını dün fark ettim. Yüzleşmenin ağır geldiği şey, "ilerliyorsun, aferin kızım" diye motive ederken kendimi, önüme çıkan ilk engelin tokat gibi yüzüme yapışması oldu.  Bu olaydan ders çıkarmaya çalışıyorum, aslında bunların da ilerlemenin bir parçası olduğunu, ilerlemenin can acıtmadan, yüzleştirmeden, çirkin yanlarınla...

31.

 pazartesi sabahı eve döndüm, sabah spora gidip arabamı park ettim; derin bir nefes alıp hala özleyebildiğim evimin zilini çaldım. beni kapıda karşıladı, tatlı kedim de arkasında. Yüzünde uzunca süredir görmediğim bir gülümseme, heyecandan nereye koyacağına bir türlü karar veremediği upuzun kolları.  Sarılmak, bildiğin yuvada soluklanmak, ama her şeyin aslında geçici olduğunu bilmek. özlendiğini fark etmek, havada asılı hasret kokusu, yine o gülümseme. eskiden her şey güzel ve çok aşıkken, dünyadaki en büyük sevginin bizim olduğuna eminken gördüğüm o gülümseme. Sahi neredeydi o gülümseme bunca zamandır? Çıkmak için benim gitmemi mi beklemiş?  Kendini "an" a bırakamamak, binlerce soru üşüşen, tepemde uçan, 1-2 yanıt doğruluğu kesin olmayan.  Hissizlik de bir his mi? Ne pırpır içim, ne kızgın. Her şey öyle sıradan geliyor ki, bu durağanlık normal mi ya da neyi gösteriyor kestiremiyorum.  Büyük sarılmalar ile onu işe uğurladım, akşam dersim olduğu için dışarıdaydım...