Ana içeriğe atla

61.

Birkaç gündür durgunum, son terapi seansında kendimi bırakmadığımı fark ettiğimden beri durgunum, sakince kendimi izliyorum. Hissettiklerimin vücudumdaki yansımasına bakıyorum, ne kadar derin nefesler aldığıma, gördüğüm rüyalara, sabah uyanma şeklime bakıyorum. Uyku saatime, uykumun verimliliğine, yediğim yemeye, canımın çektiklerine, hepsine bakıyorum. Vücudumu, ruhumu, isteklerimi izliyorum. 

Boşanma kararımı verdiğimden beri bir restoranda haftasonları çalışıyordum, hem yeni insanlarla tanışıp hem de sevdiğim bir işi yapmak iyi geliyordu, nedense son zamanlarda evi özleyip pazar günlerimi evde geçirmek istediğime karar verdim. Fark etmeden kaçtığım evimde, kendi düzenimi yavaş yavaş kurma zamanım gelmiş belli ki. 

Eline televizyon kumandası almayan ben, sırf ilk ve son dizisini izlemek için, türlü yöntemler ile turkcell tv plus üyeliğimi aktive ettim, iki telefon konuşması ve biraz teknik aksaklıklardan sonra üyeliğimi aktive ettiğimde kendimle gurur duydum, böyle şeyleri hep eşim yapar hiç öğretmezdi. Ne zaman işine karışıp öğrenmek istesem "ben yapıyorum ya" derdi, haklıydı o varken yapıyordu, sanki hiçbir zaman gitmeyecekmiş gibi. Halbuki babam beni çocukken öyle yetiştirmedi, her iş yaptığında yanına oturtup bil, öğren gün gelir lazım olur derdi, o yüzden ampülleri değiştirip, ayakkabıları boyar, az da olsa vana sıkıştırıp vidalarım. Evet belki basit şeyler, evet belki herkes yapmalı ama kartlar herkes için aynı dağıtılmıyor. İlişkide birine muhtaç olma, ya da birinin size muhtaç olması nasıl hissettiriyor, bana hep tek kelimeyi çağrıştırıyor GÜÇ. tüm dünyamı bu kelime üzerinden tanımlayabilirmişim gibi, umarım terapi devam ettikçe bu saplantının kaynağını bulabiliriz, ben az çok bulduğumuzu, çocukken öğretilmiş öğretilerden geldiğini nispeten kavradım ama şimdiki hali ile nasıl başa çıkacağımı henüz bulamadım. 

Televizyonla mücadelem bittiği gibi, oyun atölyesinden tanıyıp bildiğim salih bademci ve özge özpirinçci'nin başrollerinde olduğu ilk ve son dizisine gömüldüm. iki bölümde ciğerim çıkana kadar ağladım, haykırdım, bilmeden tuttuğum her şeyi minderleri çökmeye başlamış yeşil kanepemde bıraktım. Elim bir şişe şaraba gitti, açmadım, acının, üzüntünün içinden geçe geçe yüzleştim. Mahkeme sahnesinde iyice çöktüm, sevmenin bir ilişkiyi yürütmek için yetmemesine tanıklık ettim. 

Ben çok seviyorum, çok özlüyorum. Özlediğim şey bu ilişki mi yoksa biriyle birlikte olma hissi mi ayırt edemiyorum; tek bildiğim zamanın geçtiği ve hissettiğim acının azaldığı. 

Umarım sakince tüm yüzleşmelerden çıkıp, yoluma keyifle devam edebilirim. 

Sevgiler

S.


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

4.

 Sanırım mola veremeyecek ve sonsuza kadar klavyeye dokunacağım, içimden bitmek bilmeyen bir enerj, paylaşma isteği, hatta haykırma isteği geliyor.   Anlattıklarım dağınık ve karışık olacak; zihin bu; kolay toplanmıyor namussuz, ama onu da zaman içerisinde dizginlemeyi, kontrol altına alıp, yönlendirmeyi öğreneceğim.  Geçtiğimiz haftalardan birinde, perşembe sabah tüm keyfimle uyanmıştım, gayet neşeli, yeni güne şükreder haldeydim; ama nedense bir anda huzurlu bir eve uyanmadığımı fark ettim; evin bireylerinden biri çok da keyifli uyanmamıştı anlaşılan.  Psikolog J.'nin dediği gibi, " depresyon hissi bulaşıcıdır, mümkünse o ortamdan kendini dışarı atmak gerekir " ; duraksadım. Havaya baktım, belli ki soğuk. Uyusam, zaman kaybı. Kalktım, üzerimi giyindim, kalınca bir kazak, mont, eldiven derken kapıda belirdim. "Nereye?" dedi, yürüyüşe çıkıyorum dedim ve arabayı aldığım gibi kendimi Caddebostan sahilde buldum.  Arabayı usulca park ettim ve neden oraya kadar ...

13.

Doğru neydi, neden bildiğimiz doğrulara yapışıp hayatlarımızı onların üzerine kuruyorduk? Doğru bildiklerimizin sarsılmayacağını kimden öğrenmiştik? Ya da doğrularımızın zamanaşımına uğramayıp, sonsuza kadar değişmeden aynı kalacağı varsayımını kim yüklemişti omuzlarımıza? Soru soruyu, olaylar başka soruları doğuruyor; hayat ve anlam aramalar sanki kocaman bir yumak ve çözdükçe daha çok dolanıyor. "Hıh şimdi oldu işte, çözdüm" dediğin an, alttan daha büyük bir büyük düğüm çıkıyor, hem de daha önce çözdüklerinin de aslında tam çözülmediğini inatla hatırlatıyor.  Ben kendi yumağımı bitirmeye yaklaştım sanırken, aslında o yumağın büyük bir kısmının kaldığını dün fark ettim. Yüzleşmenin ağır geldiği şey, "ilerliyorsun, aferin kızım" diye motive ederken kendimi, önüme çıkan ilk engelin tokat gibi yüzüme yapışması oldu.  Bu olaydan ders çıkarmaya çalışıyorum, aslında bunların da ilerlemenin bir parçası olduğunu, ilerlemenin can acıtmadan, yüzleştirmeden, çirkin yanlarınla...

31.

 pazartesi sabahı eve döndüm, sabah spora gidip arabamı park ettim; derin bir nefes alıp hala özleyebildiğim evimin zilini çaldım. beni kapıda karşıladı, tatlı kedim de arkasında. Yüzünde uzunca süredir görmediğim bir gülümseme, heyecandan nereye koyacağına bir türlü karar veremediği upuzun kolları.  Sarılmak, bildiğin yuvada soluklanmak, ama her şeyin aslında geçici olduğunu bilmek. özlendiğini fark etmek, havada asılı hasret kokusu, yine o gülümseme. eskiden her şey güzel ve çok aşıkken, dünyadaki en büyük sevginin bizim olduğuna eminken gördüğüm o gülümseme. Sahi neredeydi o gülümseme bunca zamandır? Çıkmak için benim gitmemi mi beklemiş?  Kendini "an" a bırakamamak, binlerce soru üşüşen, tepemde uçan, 1-2 yanıt doğruluğu kesin olmayan.  Hissizlik de bir his mi? Ne pırpır içim, ne kızgın. Her şey öyle sıradan geliyor ki, bu durağanlık normal mi ya da neyi gösteriyor kestiremiyorum.  Büyük sarılmalar ile onu işe uğurladım, akşam dersim olduğu için dışarıdaydım...