sarmal hep aynı, içinde ben bir sona gidiyorum bir başa geliyorum; aslında hareket ediyorum ama sanki hiç yol almıyorum. Yeni yeni anlıyorum ki ben döne döne ilerliyorum aslında, başa döndüğümü sandıklarımın hepsi kısalan yolumun bir parçası, dönen merdivenleri inmek gibi sanki hep aynı noktadasın ama aslında hep daha derine, daha derine. bir bakıyorsun, çoktan gelmişsin.
İzliyorum, görüyorum, ne kadar farkındayım desem de hala bazı duygulardan, bazı yüzleşmelerden kaçıyorum. Kendimi bırakmıyor, üzülme fırsatını kendime hiç vermiyorum. Korktuğum, bu kadar sert kapattığım kapıların ardında ne var bilmiyorum ama her terapi seansı, J. ile her konuşma biraz daha acıtıyor. "Öz'e yaklaştıkça, hassas yerlere geldikçe acır" demişti bir keresinde, sanırım bu aralar ben sevmediğim sularda yüzüyorum.
Terapi gündemi haftalık olarak değişse de, kendi içerisinde bir kurgusu ve ilerleyişi var; bazı tespitler haftalar sonra karşıma yeniden çıkıyor; dün de onlardan biriydi. "GÜÇLÜ OLMA SAPLANTISI" , bunu bilerek yapmıyorum, o kadar hayata bakma şeklim bu ki, yanlışın nerede olduğunu, bana iyi gelip gelmediğini bir türlü ayırt edemiyorum. İnsan kendini her zaman kendi yargıları ile eleştiremiyor, bu kadar sert kodlanmış davranış biçimleri maalesef dışarıdan müdahale ve zorlama istiyor.
Eşimden ayrı gittiğim tatilde aynı restoran masalarında oturup, onu öptüğüm ağaçların altından geçerken hiç bu kadar zorlanacağımı düşünmemiştim, atlattığıma, bu kararı verdiğim için arkasında duracağıma emindim oysa, yeterince çaba sarf etmiş; yeterince emek harcamıştım bu evliliği yürütmek için, artık olgunlaşmış, kabul etmiş ve kendi yolumda yürümeye başlamıştım, ama tatildeki ilk yüzleşmem sandığım kadar kolay geçmedi, üzüldüm ağladım hatta hala üzüldüğüm için kendime kızdım. Artık üzülmek istemiyorum diye ağladım, o an tüm şalterlerim indi sanki, hiç düşünmedim, nasıl hissettiğime, neden böyle olduğuma bakamadım, duyguların geçişine müdahale edemeden evime döndüm. Döndüğümden beri de kabuslardan kabus geçip, huzursuz uykulardan uyanıyorum.
Dün terapi günüydü de tüm biriktirdikleri döktüm ortaya, oturduğum gibi ağlamaya başladım kötüyüm diye bırakıverdim kendimi. Küçük küçük ağladım, içimden "üzülmicem artık, ağlamıcam ben" diye çocukça telkin ettim kendimi. J. beni izledi, dinledi ve dedi ki "neden artık üzülmeyeceksin?", "e yeter çünkü, çok zaman geçti" dedim, "neyin üzerinden çok zaman geçti?" dedi, insan kendine çizdiği sınırların içinde boğuluyor. Bu bir düzense, sistemse gerçekten acımasız; eskilerin sözleri boşuna söylenmiyor "insan naparsa kendine yapar"'lar boşuna çıkmıyor ağızlardan, tecrübeyle ilmek ilmek dokunup öyle vücut buluyor.
Ayrılık da bir yas süreci, özünde bir kayıp ayrılmak da o yüzden yaşanacak ne varsa yaşanıyor, acıların üzüntülerin içinden geçilerek varılıyor bir yere, başını ellerinin arasına alıp ben artık üzülmek istemiyorum dedikçe üzüntü daha çok yapışıyor. Kendime şefkat gösterip, birazcık pohpohlamam, üzüntülerime müsaade etmeyi öğrenmem lazım.
Ben bu aralar zorlanıyorum ama artık itiraf ediyorum, hala seviyor ve hala özlüyorum.
Sevgiler
S.
Yorumlar
Yorum Gönder