Ana içeriğe atla

60.

 sarmal hep aynı, içinde ben bir sona gidiyorum bir başa geliyorum; aslında hareket ediyorum ama sanki hiç yol almıyorum. Yeni yeni anlıyorum ki ben döne döne ilerliyorum aslında, başa döndüğümü sandıklarımın hepsi kısalan yolumun bir parçası, dönen merdivenleri inmek gibi sanki hep aynı noktadasın ama aslında hep daha derine, daha derine. bir bakıyorsun, çoktan gelmişsin. 

İzliyorum, görüyorum, ne kadar farkındayım desem de hala bazı duygulardan, bazı yüzleşmelerden kaçıyorum. Kendimi bırakmıyor, üzülme fırsatını kendime hiç vermiyorum. Korktuğum, bu kadar sert kapattığım kapıların ardında ne var bilmiyorum ama her terapi seansı, J. ile her konuşma biraz daha acıtıyor. "Öz'e yaklaştıkça, hassas yerlere geldikçe acır" demişti bir keresinde, sanırım bu aralar ben sevmediğim sularda yüzüyorum. 

Terapi gündemi haftalık olarak değişse de, kendi içerisinde bir kurgusu ve ilerleyişi var; bazı tespitler haftalar sonra karşıma yeniden çıkıyor; dün de onlardan biriydi. "GÜÇLÜ OLMA SAPLANTISI" , bunu bilerek yapmıyorum, o kadar hayata bakma şeklim bu ki, yanlışın nerede olduğunu, bana iyi gelip  gelmediğini bir türlü ayırt edemiyorum. İnsan kendini her zaman kendi yargıları ile eleştiremiyor, bu kadar sert kodlanmış davranış biçimleri maalesef dışarıdan müdahale ve zorlama istiyor. 

Eşimden ayrı gittiğim tatilde aynı restoran masalarında oturup, onu öptüğüm ağaçların altından geçerken hiç bu kadar zorlanacağımı düşünmemiştim, atlattığıma, bu kararı verdiğim için arkasında duracağıma emindim oysa, yeterince çaba sarf etmiş; yeterince emek harcamıştım bu  evliliği yürütmek için, artık olgunlaşmış, kabul etmiş ve kendi yolumda yürümeye başlamıştım, ama tatildeki ilk yüzleşmem sandığım kadar kolay geçmedi, üzüldüm ağladım hatta hala üzüldüğüm için kendime kızdım. Artık üzülmek istemiyorum diye ağladım, o an tüm şalterlerim indi sanki, hiç düşünmedim, nasıl hissettiğime, neden böyle olduğuma bakamadım, duyguların geçişine müdahale edemeden evime döndüm. Döndüğümden beri de kabuslardan kabus geçip, huzursuz uykulardan uyanıyorum. 

Dün terapi günüydü de tüm biriktirdikleri döktüm ortaya, oturduğum gibi ağlamaya başladım kötüyüm diye bırakıverdim kendimi. Küçük küçük ağladım, içimden "üzülmicem artık, ağlamıcam ben" diye çocukça telkin ettim kendimi. J. beni izledi, dinledi ve dedi ki "neden artık üzülmeyeceksin?", "e yeter çünkü, çok zaman geçti" dedim, "neyin üzerinden çok zaman geçti?" dedi, insan kendine çizdiği sınırların içinde boğuluyor. Bu bir düzense, sistemse gerçekten acımasız; eskilerin sözleri boşuna söylenmiyor "insan naparsa kendine yapar"'lar boşuna çıkmıyor ağızlardan, tecrübeyle ilmek ilmek dokunup öyle vücut buluyor. 

Ayrılık da bir yas süreci, özünde bir kayıp ayrılmak da o yüzden yaşanacak ne varsa yaşanıyor, acıların üzüntülerin içinden geçilerek varılıyor bir yere, başını ellerinin arasına alıp ben artık üzülmek istemiyorum dedikçe üzüntü daha çok yapışıyor. Kendime şefkat gösterip, birazcık pohpohlamam, üzüntülerime müsaade etmeyi öğrenmem lazım. 

Ben bu aralar zorlanıyorum ama artık itiraf ediyorum, hala seviyor ve hala özlüyorum.

Sevgiler

S.  

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

81.

 2021'e veda ederken..  2019'da kedimin ölümüyle başlayan yılı, 2020'de pandemi, babamın ölümü, ilişki teklemesi ve 2021'de boşanma izledi. Böyle yazınca, okuyunca, uluorta yüzleşince "vay canına" çıkıyor dudaklarımın arasından sadece. İyi ya da kötü değil, sadece hayretler içerisinde bir "vay canına"  Bahsettiğim periyod iki sene olsa da, ben sanki yoğun bir yılmış gibi değerlendiriyorum bu zamanı. Travmalarımın başka travmaları tetiklediği, neticesinde iyileşmenin, kendini bulmanın başladığı bir zaman olduğunu düşünüyorum.  Bu zaman diliminde yaptığım en iyi şey yeni bir kedi sahiplenmek, düzenli spor ve sağlıklı beslenme ile 22 kilo verip tenise ve terapiye başlamak oldu.  Psikologa gidene kadar, kendimden bu kadar bihaber olduğumu bilmiyordum, resmen asalak gibi süzülüp duruyormuşum, aşırı mutlu ve kendinden emin, özgüvenli sandığım içimdeki kız çocuğu meğersem ilgiye aç, tatmin olmayı ve fark edilmeyi bekler halde içimde oturuyormuş; onu elinden...

93.

 harika bir söze denk geldim instagramda, diyor ki 30 yaşına kadar yalnız kalmayı, kendi işine bakmayı, affetmeyi, ön yargılarını kırmayı ve asla cahillerle tartışmamayı öğrenmiş olmalısın. Ben bu blogu tam olarak bu cümlede özetlenmiş dersleri öğrenirken; kendi yolumu izlemek, takıldığım yerlere bakmak için açmıştım. Özellikle affetmeyi ve yalnız kalmayı becermeyi deniyordum bir de ön yargıları kırmayı ki hala da bu konuda yoluma devam ediyorum.  İnsanın içinde "kötü biri olabilme" ihtimaliyle yüzleşmesi çok acımasız, benim küçük ve mutlu dünyamdaki en acımasız gerçekti diyebilirim hatta. Bazen içimden geçen düşünceler o kadar kötü kalpli gelirdi ki, kendimden utanır ve bunları "nasıl düşünebilirim" diye kendime kızardım; halbuki insanın aklından milyonlarca düşünce geçebilir; önemli olan bunları sahiplenmeden uğurlamaktır, ben de bunu yeni öğrendim. Duygu ve düşüncelerimizin çıkışını kontrol etme şansımız yok, ama onları nasıl çıkaracağımızı sanırım seçebiliriz, e...

102

 söz ve aksiyonun örtüşmediği yer. karanlık olan, tanıdık olan ama ne yapacağımı bir türlü bilip, öğrenemediğim o yer.  ilişkimin, evliliğimin son birkaç yılını sözleriyle yanımda olmak istediğini söyleyip, aksiyonlarıyla tam tersini söyleyen bir manipülatifle geçirdim, bu teşhisi koymam için çokça kitap, makale okumam, terapi seanslarına gitmem gerekti. bir yerde okumuştum, "bize başkalarının hasta ettiği insanlar gelir" diyordu terapiler için. Ben de bu öğretiyi aldım, söz ve aksiyon uyuşmuyorsa, aksiyonu baz almayı öğrendim. o sözleriyle kalmak istiyorum deyip, aksiyonları desteklemedikçe ben  yapamadım, o dengesizlik beni çökertti, kendimi tanıyamaz hale geldim, gözümün feri söndü, nasıl bir tutarsızlığın içinde olduğumu ancak dışına çıkınca anladım, "bazen sevsek de olmuyor" diye kendimi kandırmayı becerdim, bu kök öğreti yanlıştı, sevmek değildi bu, insan sevdiğini böyle derbeder ortada bırakmazdı; düzdü her şey, sevmiyordu.  bunu değiştirdim, ancak şimdi tam ...