Ana içeriğe atla

57.

Biraz zaman geçmiş bugünün üzerinden, evlilik her anlamı ile bitmiş, boşanma davası neticelenmiş. Artık 12 yıllık birlikteliğin iki ayrı bireyi olarak hayatlarımızı sürdürmeye başlamışız. Ben de dert edinip durduğum taşınma işini kolaylıkla halletmişim; kiraya çıkmamışım; kendime tadilatını gönlümce yaptığım güzel, sade, gri renk baskın, mutfağı ıhlamur yeşili küçük, aydınlık bir ev almışım. 

çok değil zamanın geçişi; henüz bahar gelmemiş, çılgınca kar yağmalar sona ermemiş. Bir apartmanın en üst katında bir evdeyim, çatı katı değil; yalnızca apartmanın üst katı; eski bir bina, asansörü yok her gün 5 kat inip çıkıyorum, her gün yaptığım spor için şükrediyorum, nefesim açılıyor, bolca yürüyorum, her defasında basamakları sayıyorum. Bazen ikişer üçer iniyorum merdivenlerden acelem varmışçasına, bazen de son birkaç basamaktan aşağı çocukken yaptığım gibi bir kerede atlıyorum. Apartmanın içine girip kaloriferin üzerine yatan kedileri seviyorum, posta kutuma bakıyorum her gün faturaların arasından gelen mektup var mı diye, kendi kendime yazdığım mektuplardan birini bulup heyecanlanıyorum. Kendimle kurduğum ilişkinin kıymetini bilip usulca gülümsüyorum. 

Evdeyim, dışarıda lapa lapa kar yağıyor, salonda perdeleri yok evimin. Henüz yaptıramadığımdan değil, öyle boş ki önüm, az katlı apartmanlara bakıyorum, uzaklardan seçebildiğim kavak, çam ve çınar ağaçlarına takılıyor gözüm, hepsi yavaştan bembeyaz olmaya başlamışlar. 

Ankara'daki günlerimi hatırlıyorum, bizim evin yokuşunu çıkamayan dolmuşların tüm yolcuları indirip "artık yürüyeceksiniz" dediğini işitiyor sanki kulaklarım. Ellerim kıpkırmızı olurdu eve gidene kadar, soğuktan yanardı parmaklarım, eve gelince babam kapıda karşılar, önce eldivenlerimi yine unuttuğum için kızar sonra da koltukaltlarına sokardı ellerimi ısınsın diye. Ben onu soğutarak kendim ısınırdım, baba kucağı; baba sıcaklığı diye bir şey somut olarak vardı benim için. Gözlerim doluyor yeni evimde, babam 1,5 senedir yok. Karı seyretmeye devam ediyorum, heyecanla griye boyattığım kaloriferin üzerine bakıyorum, kedim usulca yatıyor sıcaktan mayışmış halde, ara sıra gözlerini açıp kar tanelerini seyrediyor. iyi ki bu mermeri kestirmişim kaloriferin üzerine diye düşünüyorum. Gözlerimden yaş süzülüyor, neyi özlediğimi bilmiyorum ama içimde bir yer acıyor, babamı özlüyorum sanırım. Şimdi çok güzel olurdu oturup bir tavla oynasaydık diyorum, boğazım kuruyor;  hevesle kurduğum yılbaşı ağacına bakıyorum, kış iyice geldi salep içeyim diyorum; mutfağa doğru yöneliyorum ve kapı eşiğinde durmuş elinde saleplerle beni izleyen adamla gözgöze geliyorum. 

Hikayeyi yazarken ben, mutluluktan ağlıyorum. 

Sevgiler

S.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

4.

 Sanırım mola veremeyecek ve sonsuza kadar klavyeye dokunacağım, içimden bitmek bilmeyen bir enerj, paylaşma isteği, hatta haykırma isteği geliyor.   Anlattıklarım dağınık ve karışık olacak; zihin bu; kolay toplanmıyor namussuz, ama onu da zaman içerisinde dizginlemeyi, kontrol altına alıp, yönlendirmeyi öğreneceğim.  Geçtiğimiz haftalardan birinde, perşembe sabah tüm keyfimle uyanmıştım, gayet neşeli, yeni güne şükreder haldeydim; ama nedense bir anda huzurlu bir eve uyanmadığımı fark ettim; evin bireylerinden biri çok da keyifli uyanmamıştı anlaşılan.  Psikolog J.'nin dediği gibi, " depresyon hissi bulaşıcıdır, mümkünse o ortamdan kendini dışarı atmak gerekir " ; duraksadım. Havaya baktım, belli ki soğuk. Uyusam, zaman kaybı. Kalktım, üzerimi giyindim, kalınca bir kazak, mont, eldiven derken kapıda belirdim. "Nereye?" dedi, yürüyüşe çıkıyorum dedim ve arabayı aldığım gibi kendimi Caddebostan sahilde buldum.  Arabayı usulca park ettim ve neden oraya kadar ...

13.

Doğru neydi, neden bildiğimiz doğrulara yapışıp hayatlarımızı onların üzerine kuruyorduk? Doğru bildiklerimizin sarsılmayacağını kimden öğrenmiştik? Ya da doğrularımızın zamanaşımına uğramayıp, sonsuza kadar değişmeden aynı kalacağı varsayımını kim yüklemişti omuzlarımıza? Soru soruyu, olaylar başka soruları doğuruyor; hayat ve anlam aramalar sanki kocaman bir yumak ve çözdükçe daha çok dolanıyor. "Hıh şimdi oldu işte, çözdüm" dediğin an, alttan daha büyük bir büyük düğüm çıkıyor, hem de daha önce çözdüklerinin de aslında tam çözülmediğini inatla hatırlatıyor.  Ben kendi yumağımı bitirmeye yaklaştım sanırken, aslında o yumağın büyük bir kısmının kaldığını dün fark ettim. Yüzleşmenin ağır geldiği şey, "ilerliyorsun, aferin kızım" diye motive ederken kendimi, önüme çıkan ilk engelin tokat gibi yüzüme yapışması oldu.  Bu olaydan ders çıkarmaya çalışıyorum, aslında bunların da ilerlemenin bir parçası olduğunu, ilerlemenin can acıtmadan, yüzleştirmeden, çirkin yanlarınla...

31.

 pazartesi sabahı eve döndüm, sabah spora gidip arabamı park ettim; derin bir nefes alıp hala özleyebildiğim evimin zilini çaldım. beni kapıda karşıladı, tatlı kedim de arkasında. Yüzünde uzunca süredir görmediğim bir gülümseme, heyecandan nereye koyacağına bir türlü karar veremediği upuzun kolları.  Sarılmak, bildiğin yuvada soluklanmak, ama her şeyin aslında geçici olduğunu bilmek. özlendiğini fark etmek, havada asılı hasret kokusu, yine o gülümseme. eskiden her şey güzel ve çok aşıkken, dünyadaki en büyük sevginin bizim olduğuna eminken gördüğüm o gülümseme. Sahi neredeydi o gülümseme bunca zamandır? Çıkmak için benim gitmemi mi beklemiş?  Kendini "an" a bırakamamak, binlerce soru üşüşen, tepemde uçan, 1-2 yanıt doğruluğu kesin olmayan.  Hissizlik de bir his mi? Ne pırpır içim, ne kızgın. Her şey öyle sıradan geliyor ki, bu durağanlık normal mi ya da neyi gösteriyor kestiremiyorum.  Büyük sarılmalar ile onu işe uğurladım, akşam dersim olduğu için dışarıdaydım...