Ana içeriğe atla

56.

26 Eylül pazar itibari ile eşim evden taşındı, artık yolların ilk ayrımına gelmiş bulunduk. Yaklaşık 2 senedir bu evlilik içerisinde kendimi yalnız hisseder, 1 senedir aleni şekilde karşılıklı çabalarken ilk aşamada evleri ayırdık, ikinci aşamamız da mahkeme. 

27 Eylül benim boşanma kararımdan sonraki yeni hayatımın ilk günü oldu böylece. 

Kadınların ve erkeklerin çok net ayrıldığı bir konu var, kadın yırtınıyor düzeltmek için, söylüyor, ölüyorum bitiyorum diyor; ama nedense o çırpınış geçmiyor erkeğe; aleni şekilde defalarca "ben gözünün önünde yok oluyorum, bu ilişki içinde kayboluyorum" dememe rağmen ya çoktan vazgeçtiği için, ya yapamadığı için beni dinlemeyen, tavırlarını değiştirmeyen adam evden gider gitmez beni arıyor. "Eve geldiğini haber vermedin", "seni merak ettim", "nerdeydin", "iyi misin?", "ben kötüyüm, seni arıyorum, ben sana çok alışığım", "sen benim kolum kanadımsın" Tek bir sorum oluyor bunları okurken "BUNCA ZAMAN NERDEYDİN?"  

Neden geç basıyor bilemiyorum, bunu söylediğim tüm erkek arkadaşlarım "haklısın" diyorlar, "e peki neden?" diyorum; "hep ordasınız ya gitmezsiniz diye düşündük" diyorlar. Bu kadar temel bir iletişim problemi, ilişkilerin, evliliklerin bitmesine sebep oluyor da kimse ucundan tutup düzelteyim demiyor.

 Ben hatasızım demiyorum, ama sorunlar olmaya başladıkça ben yanlış mı yapıyorum, düzeltebileceğim ne var, neyden memnun değilsinleri o kadar çok söyledim ki; geldiğimiz noktada ilişki hatalarımı ben bulup kendimi düzelttim, karşımdaki adam hataları ile kaldı, şimdi ben "artık bir arada olamayız" deyince ben çok değişip arkasını dönen oldum. Evlilik öyle bir yolculuk ki, insan ne neden evlendiğini hatırlıyor, ne de evlililiğinin nasıl gittiğini sorguluyor, sanki bu yolculuk sonsuza kadar devam etmek zorunda, öyle dayatılıyor. Boşanmanın yuva yıkmak olduğu inancı pompalanıyor çocukluklarımızdan itibaren, halbuki evlensen de yuvayı tam kuramamış olabileceğin ihtimali hiç söylenmiyor. 

Sosyal medyada hep görüyordum, bir kadını sizin için çırpınırken yakalayın diye, şimdi ne demek istediklerini anlıyorum; kadın gittiğinde gerçekten gidiyor. Oyundan, numaradan, tehdit diye değil, artık yeri kalmadığı için gidiyor; kıymeti kalmadığı için, bu yolculukta kendini seçtiği için gidiyor. 

Ben de öyle gittim bu ilişkiden, Salı günkü telefon konuşmasında kendimi şunu söylerken buldum "lütfen beni artık bırak, beni sal, ben de hayatımı yaşamak istiyorum artık" 

Dağ gibi sevdiğim, asla sevgimin bitmeyeceğini düşündüğüm adamdan, şimdi nasıl usul usul kaçıyorum hayret ediyorum. Sevgiyi, o karşılığı olmayan, kocaman sevgiyi buna dönüştüren ben olsaydım, o vicdan azabıyla nasıl başımı yastığa koyardım; hayal edemiyorum.

Herkesin nasıl sevmek ve sevilmek istediğini bilip, yanlış ilişkilerde harcanmadan doğrusunu arama cesaretini gösterebilmesi ümidiyle.. 

Sevgiler

S.



Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

4.

 Sanırım mola veremeyecek ve sonsuza kadar klavyeye dokunacağım, içimden bitmek bilmeyen bir enerj, paylaşma isteği, hatta haykırma isteği geliyor.   Anlattıklarım dağınık ve karışık olacak; zihin bu; kolay toplanmıyor namussuz, ama onu da zaman içerisinde dizginlemeyi, kontrol altına alıp, yönlendirmeyi öğreneceğim.  Geçtiğimiz haftalardan birinde, perşembe sabah tüm keyfimle uyanmıştım, gayet neşeli, yeni güne şükreder haldeydim; ama nedense bir anda huzurlu bir eve uyanmadığımı fark ettim; evin bireylerinden biri çok da keyifli uyanmamıştı anlaşılan.  Psikolog J.'nin dediği gibi, " depresyon hissi bulaşıcıdır, mümkünse o ortamdan kendini dışarı atmak gerekir " ; duraksadım. Havaya baktım, belli ki soğuk. Uyusam, zaman kaybı. Kalktım, üzerimi giyindim, kalınca bir kazak, mont, eldiven derken kapıda belirdim. "Nereye?" dedi, yürüyüşe çıkıyorum dedim ve arabayı aldığım gibi kendimi Caddebostan sahilde buldum.  Arabayı usulca park ettim ve neden oraya kadar ...

13.

Doğru neydi, neden bildiğimiz doğrulara yapışıp hayatlarımızı onların üzerine kuruyorduk? Doğru bildiklerimizin sarsılmayacağını kimden öğrenmiştik? Ya da doğrularımızın zamanaşımına uğramayıp, sonsuza kadar değişmeden aynı kalacağı varsayımını kim yüklemişti omuzlarımıza? Soru soruyu, olaylar başka soruları doğuruyor; hayat ve anlam aramalar sanki kocaman bir yumak ve çözdükçe daha çok dolanıyor. "Hıh şimdi oldu işte, çözdüm" dediğin an, alttan daha büyük bir büyük düğüm çıkıyor, hem de daha önce çözdüklerinin de aslında tam çözülmediğini inatla hatırlatıyor.  Ben kendi yumağımı bitirmeye yaklaştım sanırken, aslında o yumağın büyük bir kısmının kaldığını dün fark ettim. Yüzleşmenin ağır geldiği şey, "ilerliyorsun, aferin kızım" diye motive ederken kendimi, önüme çıkan ilk engelin tokat gibi yüzüme yapışması oldu.  Bu olaydan ders çıkarmaya çalışıyorum, aslında bunların da ilerlemenin bir parçası olduğunu, ilerlemenin can acıtmadan, yüzleştirmeden, çirkin yanlarınla...

31.

 pazartesi sabahı eve döndüm, sabah spora gidip arabamı park ettim; derin bir nefes alıp hala özleyebildiğim evimin zilini çaldım. beni kapıda karşıladı, tatlı kedim de arkasında. Yüzünde uzunca süredir görmediğim bir gülümseme, heyecandan nereye koyacağına bir türlü karar veremediği upuzun kolları.  Sarılmak, bildiğin yuvada soluklanmak, ama her şeyin aslında geçici olduğunu bilmek. özlendiğini fark etmek, havada asılı hasret kokusu, yine o gülümseme. eskiden her şey güzel ve çok aşıkken, dünyadaki en büyük sevginin bizim olduğuna eminken gördüğüm o gülümseme. Sahi neredeydi o gülümseme bunca zamandır? Çıkmak için benim gitmemi mi beklemiş?  Kendini "an" a bırakamamak, binlerce soru üşüşen, tepemde uçan, 1-2 yanıt doğruluğu kesin olmayan.  Hissizlik de bir his mi? Ne pırpır içim, ne kızgın. Her şey öyle sıradan geliyor ki, bu durağanlık normal mi ya da neyi gösteriyor kestiremiyorum.  Büyük sarılmalar ile onu işe uğurladım, akşam dersim olduğu için dışarıdaydım...