Ana içeriğe atla

54.

 yine j. ile zor seanslardan birini tamamladık. Her salı günü düzenli olarak gidip, kendime yarattığım bu ritüelin olumlu etkilerini izliyorum. Bazı seanslar yoğun geçiyor, "neden, sence neden?" soruları çocuklukta bir yerlere dokunuyor, tam kızıp hesap soracağım bakıyorum babam hayatta yok. İnsan kendisiyle yüzleşmesini ne kadar erken yaparsa, o kadar yol alıyor sanki. Bazı soruların yanıtları, aile büyüklerinin kaybı ile toprak oluyor, hiç ulaşılamayacak yerlere kalkıyor. 

Hesap sormak da değil mesele aslında, nedenlerini bulmak, ya da tekrar eden davranışların etkilerinden sıyrılmak. Gücümüz yettiğince, psikolojimiz kaldırdıkça devam ettiğimiz bir yol, büyümek, ilerlemek kendini anlamak hiçbir zaman bitmiyor. 

2 gün önce tuhaf bir rüya gördüm, rüyamda farkına vardığım bir anın içindeyim, truman show gibi. Rüyamda, hayatımın aslında herkesin bana rol yaptığı bir düzen olduğunu fark ediyorum, benim dışımda herkes aptal olduğumu biliyor, birtek ben bilmiyorum, kendimi işinde gücünde, restoranda, evli babası ölmüş görüyorum yine. Halbuki öyle değilmiş herkes ben kendimi kötü hissetmemeyim diye rol yapıyormuş. Bense artık iyileştiğim için farkına varıyorum her şeyi; rüyamda bile öldüğünü bildiğim babam meğerse  terk edip gitmiş beni, annem annem değilmiş, aslında çalışırken hiçbir şeyi başarmıyormuşum ama insanlar üzülmeyeyim diye yaptığımı söylüyorlarmış. Farkına vardığım an görüyorum, iyileşiyorum ama bu sefer de insanlar iyileştiğimi kabul etmeyip rol yapmaya devam ediyorlar.

Bu rüya, görürken, anlatırken huzursuz edici olsa da, ben sanki aydınlanmış, farkında, büyümüş ve kendime kavuşurken başkalarından feragat edebilecek güçte uyandım, öyle kalktım yataktan. Bu rüyanın herhangi bir rüya olmadığını, bilinçaltımın bana bir şeyler anlatmak istediğini biliyordum. Konuyu da bugünkü seansa taşıdım ve beklemediğim yerlere bağlanıverdi konu. 

Cumartesi günü restoranda çalışırken inanılmaz bir yoğunluğun ortasında kaldım, neredeyse yoğunluktan ve yetişememekten ağlayacaktım ki ekip arkadaşlarım çok iyi üstesinden geldiğimi söylediler, ama bir yanım onlara nedense inanmadı, yapamadığım, daha hızlı olamadığım, hala bazı şeyleri öğrenemediğim için kendime kızarken yakaladım kendimi. Günün sonunda onların profesyonel işi olmasına rağmen onların da hata yaptığını bildiğim için sakinledim ama içime kızgınlık ve huzursuzluk çöktü bir kere. Akşamına da bahsettiğim rüyayı görünce puzzle'ın parçalarında birleşecek bir yerler olduğunu düşündüm. 

Nitekim bu kendine kızma, başaramama hissi, kendini yetersiz ve aciz bulmalar, aptal hissetmeler çocukluktan geliyor. Çocuklukta kişiliğimize atfedilmiş, binlerce kere söylenmiş şeyleri içselleştirmemizden kaynaklanıyor. 

Yine "neden peki, sence neden?" soruları eşliğinde, gözyaşlarını boşalttım. Yanıtı basitti, asker bir babanın kızı, gözbebeği olarak çocukluğum boyunca "çok akıllıdır benim kızım, her şeyi bir kerede anlar", "hemen kavrar, çok hızlı öğrenir benim kızım" cümleleri ile büyütülüğüm için; kendime hata yapma, geç öğrenme lüksünü hiç vermemişim; e haliyle kendime tanımadığım bir hakkı başkalarına da veremiyorum. 

Rasyonel düşünce içerisinde, bunun böyle olmadığını, başkasına akıl verirken öğrenmenin tabii ki zaman aldığını savunuyorum, ama içten içe kendime bu hakkı bir türlü tanımıyorum. 

Günün sonunda, babama kızsam da, onun da kötü niyetle hareket etmediğini biliyorum. Daha önce de yazmıştım, hepimiz kendi anne babalarımızın enkazlarıyız; niyetlerinden bağımsız olduğumuz kişiler, yaralarımız, travmalarımız, kırgınlıklarımız, kızgınlıklarımız hep gördüklerimizden, tekrar ede ede içselleştirdiklerimizden. 

Kendimizi bulmak için, önce olduğumuz kendimizi yıkmak gerekiyor. 

Tüm süreç can acıtsa da biliyorum ki ilerliyor...

Sevgiler

S.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

4.

 Sanırım mola veremeyecek ve sonsuza kadar klavyeye dokunacağım, içimden bitmek bilmeyen bir enerj, paylaşma isteği, hatta haykırma isteği geliyor.   Anlattıklarım dağınık ve karışık olacak; zihin bu; kolay toplanmıyor namussuz, ama onu da zaman içerisinde dizginlemeyi, kontrol altına alıp, yönlendirmeyi öğreneceğim.  Geçtiğimiz haftalardan birinde, perşembe sabah tüm keyfimle uyanmıştım, gayet neşeli, yeni güne şükreder haldeydim; ama nedense bir anda huzurlu bir eve uyanmadığımı fark ettim; evin bireylerinden biri çok da keyifli uyanmamıştı anlaşılan.  Psikolog J.'nin dediği gibi, " depresyon hissi bulaşıcıdır, mümkünse o ortamdan kendini dışarı atmak gerekir " ; duraksadım. Havaya baktım, belli ki soğuk. Uyusam, zaman kaybı. Kalktım, üzerimi giyindim, kalınca bir kazak, mont, eldiven derken kapıda belirdim. "Nereye?" dedi, yürüyüşe çıkıyorum dedim ve arabayı aldığım gibi kendimi Caddebostan sahilde buldum.  Arabayı usulca park ettim ve neden oraya kadar ...

13.

Doğru neydi, neden bildiğimiz doğrulara yapışıp hayatlarımızı onların üzerine kuruyorduk? Doğru bildiklerimizin sarsılmayacağını kimden öğrenmiştik? Ya da doğrularımızın zamanaşımına uğramayıp, sonsuza kadar değişmeden aynı kalacağı varsayımını kim yüklemişti omuzlarımıza? Soru soruyu, olaylar başka soruları doğuruyor; hayat ve anlam aramalar sanki kocaman bir yumak ve çözdükçe daha çok dolanıyor. "Hıh şimdi oldu işte, çözdüm" dediğin an, alttan daha büyük bir büyük düğüm çıkıyor, hem de daha önce çözdüklerinin de aslında tam çözülmediğini inatla hatırlatıyor.  Ben kendi yumağımı bitirmeye yaklaştım sanırken, aslında o yumağın büyük bir kısmının kaldığını dün fark ettim. Yüzleşmenin ağır geldiği şey, "ilerliyorsun, aferin kızım" diye motive ederken kendimi, önüme çıkan ilk engelin tokat gibi yüzüme yapışması oldu.  Bu olaydan ders çıkarmaya çalışıyorum, aslında bunların da ilerlemenin bir parçası olduğunu, ilerlemenin can acıtmadan, yüzleştirmeden, çirkin yanlarınla...

31.

 pazartesi sabahı eve döndüm, sabah spora gidip arabamı park ettim; derin bir nefes alıp hala özleyebildiğim evimin zilini çaldım. beni kapıda karşıladı, tatlı kedim de arkasında. Yüzünde uzunca süredir görmediğim bir gülümseme, heyecandan nereye koyacağına bir türlü karar veremediği upuzun kolları.  Sarılmak, bildiğin yuvada soluklanmak, ama her şeyin aslında geçici olduğunu bilmek. özlendiğini fark etmek, havada asılı hasret kokusu, yine o gülümseme. eskiden her şey güzel ve çok aşıkken, dünyadaki en büyük sevginin bizim olduğuna eminken gördüğüm o gülümseme. Sahi neredeydi o gülümseme bunca zamandır? Çıkmak için benim gitmemi mi beklemiş?  Kendini "an" a bırakamamak, binlerce soru üşüşen, tepemde uçan, 1-2 yanıt doğruluğu kesin olmayan.  Hissizlik de bir his mi? Ne pırpır içim, ne kızgın. Her şey öyle sıradan geliyor ki, bu durağanlık normal mi ya da neyi gösteriyor kestiremiyorum.  Büyük sarılmalar ile onu işe uğurladım, akşam dersim olduğu için dışarıdaydım...