Ana içeriğe atla

51.

 son 2-3 günü gözyaşları içinde geçirdikten sonra, fark ettim ki bu da klasik dışavurum, içimde bilmeden biriktirdiklerimi kusma anlarından biriydi. İçim çıkana kadar ağlıyorum, kendimi durduramıyorum; modum bir süre daha düşük seyrediyor sonra yükseliyorum. 

Sosyalleşmek, yeni insanlar tanımak beni yükseltiyor, son dönemde bunu fark ediyorum. Başkalarını tanımak, başka hayatlarını dinlemek, onlara tanıklık etmek sanki yaralarımı sıradanlaştırıyor. Ve ne zaman toplamaya başlasam, hayat mükafatını veriyor.

Bir süredir tenis dersi alıyorum; babam öldükten sonra da böyle olmuştu haftanın 7 günü spora başlayıp kendimi mutluluk hormonuna teslim etmiştim; henüz tam istediğim bedene gelmesem de beslenmeme ve sporuma dikkat ediyorum, yavaş yavaş kilo vermeye devam edip hayatımın dengesini kuruyorum. 

Bugün tenis hocamın yaşam koçu olan eşi ile tanıştım, ayaküstü sohbet ettik. Ben terapiye gittiğim için zaten yaşam koçu ile görüşüp ilave konuşacak bir şeylerim olacağını düşünmedim ama kişisel gelişim ve okuma süreçleri hakkında sohbet edince, bildiklerimi aktarmanın, yeni şeyler öğrenmenin beni ne kadar heyecanlandırdığını anımsadım. Yaklaşık 1 yıldır devam eden "sarsıntılı evlilik" içinde, gözlerimin içi gülmez olmuştu, o hep görmeye alışık olduğum, aşkla, sevgiyle parlayan bakışlarımın yerini donuk bir bakış almıştı; şimdi fark ediyorum ki ben yeni şeyler deneyimleyip, öğrendikçe bir yerlerde kıpırtı oluyor, bir parıltı bulutu olduğu yerde kımıldanıp gözlerime gelmeye çalışıyor; hissediyorum; tüm üzüntülerden sonra o gökkuşağı yeniden gözükecek. after the rain, comes the rainbow. 

Ayaküstü sohbet ederken çok naif ve basit bir cümle söyledi, "hepimizin hatası her şeyi bizim sanmak aslında" dedi; "babanı, onun hayatını, eşini, evini her şeyi senin sanmak; halbuki hiçbiri bizim değil; biz bile kendimizin değiliz" dedi. O yüzden değişimden korkmamak, köklere sonuna kadar bağlanmamak gerekiyor; bazen tevekkül edip bırakabilmeli ve rahat olmayı öğrenmeliyiz" dedi. O an duraksadım, onu o kadar haklı buldum ki nasıl 2-3 gündür bu kadar ağlayıp kendimi köşeye sıkıştırdığıma inanamadım. 

Arabama binip keyifle müziğimi açıp eve geldim, otoparktaki tek yere arabam uzun olduğu için giremedim; tam geri geri çıkarken birisi gelip "ben 10-15 dakikaya çıkacağım beklerseniz gelirim" dedi, "olur tabii ki" diyerek kontağı kapatıp oturmaya başladım; 5 dakika geçti geçmedi başka birisi gelip "benim arabam küçük, oraya ben alayım siz benim yerime girin isterseniz" dedi; akşamın bir saati, yardım istememişim ama insanlar yardım etmeyi seçmişti. Bazen hayatın kötü oyunları olduğunu düşünsem de, ne zaman geleceğe dair umudumu yeşertsem, kısa vadede de derslerini veriyor hayat. İyilik de insanlık da mutluluk da bulaşıcı; aksi gibi mutsuzluk da öyle ve güzel hislerden daha hızlı yayılıyor kötü hisler. 

Aynı evde mutlu olmayı beceremediğin biriyle oturup, mutsuzluğu paylaşmaksa; olabileceğin güçlü hislerden alıkoyuyor seni. Cesur olup adım atmak, ondan gelmese bile "boşanalım" demek, kendi hayatının sorumluluğunu ve iplerini eline almak demekmiş meğer; bu kısa vadede canımı acıtsa da, tek başıma geçinmek, akşam geç saatlerde evime dönmek beni korkutsa da; biliyorum ki her şey yolunu bulacak. Bu evin satılıyor olmasının bir sebebi var, benim burada kalmıyor olmamın, tüm bunların yaşanmasının bir anlamı var. 

Kendi değerimi, kadınlığımı anlamaya; kendimi bulmaya çalışıyorum, zaman neler gösterecek göreceğiz ama ben şimdiden iyi hissediyorum. 

Sevgiler

S.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

4.

 Sanırım mola veremeyecek ve sonsuza kadar klavyeye dokunacağım, içimden bitmek bilmeyen bir enerj, paylaşma isteği, hatta haykırma isteği geliyor.   Anlattıklarım dağınık ve karışık olacak; zihin bu; kolay toplanmıyor namussuz, ama onu da zaman içerisinde dizginlemeyi, kontrol altına alıp, yönlendirmeyi öğreneceğim.  Geçtiğimiz haftalardan birinde, perşembe sabah tüm keyfimle uyanmıştım, gayet neşeli, yeni güne şükreder haldeydim; ama nedense bir anda huzurlu bir eve uyanmadığımı fark ettim; evin bireylerinden biri çok da keyifli uyanmamıştı anlaşılan.  Psikolog J.'nin dediği gibi, " depresyon hissi bulaşıcıdır, mümkünse o ortamdan kendini dışarı atmak gerekir " ; duraksadım. Havaya baktım, belli ki soğuk. Uyusam, zaman kaybı. Kalktım, üzerimi giyindim, kalınca bir kazak, mont, eldiven derken kapıda belirdim. "Nereye?" dedi, yürüyüşe çıkıyorum dedim ve arabayı aldığım gibi kendimi Caddebostan sahilde buldum.  Arabayı usulca park ettim ve neden oraya kadar ...

13.

Doğru neydi, neden bildiğimiz doğrulara yapışıp hayatlarımızı onların üzerine kuruyorduk? Doğru bildiklerimizin sarsılmayacağını kimden öğrenmiştik? Ya da doğrularımızın zamanaşımına uğramayıp, sonsuza kadar değişmeden aynı kalacağı varsayımını kim yüklemişti omuzlarımıza? Soru soruyu, olaylar başka soruları doğuruyor; hayat ve anlam aramalar sanki kocaman bir yumak ve çözdükçe daha çok dolanıyor. "Hıh şimdi oldu işte, çözdüm" dediğin an, alttan daha büyük bir büyük düğüm çıkıyor, hem de daha önce çözdüklerinin de aslında tam çözülmediğini inatla hatırlatıyor.  Ben kendi yumağımı bitirmeye yaklaştım sanırken, aslında o yumağın büyük bir kısmının kaldığını dün fark ettim. Yüzleşmenin ağır geldiği şey, "ilerliyorsun, aferin kızım" diye motive ederken kendimi, önüme çıkan ilk engelin tokat gibi yüzüme yapışması oldu.  Bu olaydan ders çıkarmaya çalışıyorum, aslında bunların da ilerlemenin bir parçası olduğunu, ilerlemenin can acıtmadan, yüzleştirmeden, çirkin yanlarınla...

31.

 pazartesi sabahı eve döndüm, sabah spora gidip arabamı park ettim; derin bir nefes alıp hala özleyebildiğim evimin zilini çaldım. beni kapıda karşıladı, tatlı kedim de arkasında. Yüzünde uzunca süredir görmediğim bir gülümseme, heyecandan nereye koyacağına bir türlü karar veremediği upuzun kolları.  Sarılmak, bildiğin yuvada soluklanmak, ama her şeyin aslında geçici olduğunu bilmek. özlendiğini fark etmek, havada asılı hasret kokusu, yine o gülümseme. eskiden her şey güzel ve çok aşıkken, dünyadaki en büyük sevginin bizim olduğuna eminken gördüğüm o gülümseme. Sahi neredeydi o gülümseme bunca zamandır? Çıkmak için benim gitmemi mi beklemiş?  Kendini "an" a bırakamamak, binlerce soru üşüşen, tepemde uçan, 1-2 yanıt doğruluğu kesin olmayan.  Hissizlik de bir his mi? Ne pırpır içim, ne kızgın. Her şey öyle sıradan geliyor ki, bu durağanlık normal mi ya da neyi gösteriyor kestiremiyorum.  Büyük sarılmalar ile onu işe uğurladım, akşam dersim olduğu için dışarıdaydım...