Ana içeriğe atla

47.

 22 Ağustos Pazar günü birahane mutfağında çalışmaya başladıktan sonra, ikinci hafta 30 Ağustos'un da tatili olması sebebiyle 3 gün üstüste çalıştım. 

Muftakta çalışmanın tuhaf bir hazzı var, insanın bir dakika düşünmeye vakti olmuyor her şey çok hızlı, fazla dinamik ve hatasız. Kilolarca patates kızartılıyor, mac'n cheese'ler yapılıyor, kıymalar porsiyonlanıyor, her gün neredeyse dükkana ya manavdan, ya metrodan ya da başka yerlerden sipariş yığıyor. Stok dönüş süresini hesaplamak bile ayrı bir yetenek. Pişirmek, yemek yapmaktan hoşlanmak gerçekten bu işin olmazsa olmazı, yani seviyorsun diye orada olmak 10 üzerinden 0,05 bir puana sahip. Kalan şeyler, dikkat, disiplin, fiziksel kondisyon, temizlik, doğru planlama diye uzayıp gidiyor. 

Ön hazırlık doğru olmadığı sürece, restoranın hayatta kalma ihtimali yok sanki; bu da detaycılık ve doğru planlamadan geçiyor. Ben de böylece mutfakta/restoranda ne işler olduğunu görüyorum, satın almacılık hep ilgimi çekiyor ama buraya 6 ay 1 sene kadar gidip gelebilirsem, yavaş yavaş kafamda fikirlerin oturabileceğini hissediyorum. Önceliğim kendimi, sonra mutfağı tanımak, boşanma süresince adapte olana kadar gidip gelsem; isteyip/istemediğim işleri de bir noktada anlamaya başlarım diye düşünüyorum; şimdilik her şey akışında. 

Dolayısı ile henüz bu işi sürekli yapabilir miyim karar vermedim, ama asla yapmam da demiyorum. Benden 10-15 yaş küçük iş arkadaşlarım sürekli para almadan çalıştığım için şaşırıyorlar, gönüllü olarak orada olmama hala bir anlam veremiyorlar. Boşanma olayını iki kişiye "evli misin?" diye sorduklarında söylemiştim, "evet ama boşanıyorum" diye süzülmüştü dudaklarımdan. 15 yaş küçüklere itiraf ettiğimde bana "canın bir şey yapmak isterse bize gelebilirsin, beni de arayabilirsin kaçta olursa olsun zaten 3-4 gibi yatıyoruz" demişlerdi. Hiç tanımadığın birinin yaralarını sarmaya çalışmak ve bunu söylerken samimi olmak ne güzel bir kalbin ürünü. En sevdiğim dediğin, 12 sene aynı yastığa baş koyduğun canını bu kadar acıtırken, tanımadığının yaranı sarma isteği, çok naif. 

Dün de mutfak sohbetlerinden birinde, mutfağın ikinci mini-şef'i eşimle ilgili bir konudan bahsederken,  tutamadım boşanmak üzere olduğumu söyledim. Onları sanırım yalan söylemeyecek kadar seviyorum, ya da yeni hayatıma hızlı geçmek istiyorum bilmiyorum. Özür diledi, "neden özür diliyorsun ki sen mi boşanmak istiyorsun benden?" dedim, güldü. Dünyanın en rahatlamış gülümsemesiydi belki, pot kırdığı için yerine dibine girecekken, hızlıca yeryüzüne çıktı; ama nedense ben tuhaf bir şekilde bir erkeğe söylemekten rahatsız oldum. Kızlara söylerken, sanki büyük bir kardeşlik vardı, anlaşılacağımdan emindim ama bir erkeğe söylemek, sesli şekilde boşanıyorum demek canımı acıttı. Tüm gün bakıştık mutfakta, yüzümü güldürmek için şakalar, komiklikler. İnsan yeterince canı acıdı mı sanırım, başkasının o yaraları sarmasına da müsaade etmiyor, kendi kendime olayı soğuttum. Hatta soğuk dolabına girdim -walk in- birkaç saniye nefeslendim, keyifli bir playlisti bluetooth'a bağladım ve patatesleri hızlıca servise hazırlayıp 10 dakika içerisinde eski halime döndüm. Artık muftakta küçük sırdaşlarım var, D.'ye de rica ettim, "ben kendim herkese yeri gelip, sohbet halinde konusu geçene kadar bilinmesini istemiyorum" dedim; "o zaman gel ben de sana sır vereyim" dedi. 

Hem küçük gibiler, hem olgun; tam olarak çözebilmiş değilim ama onların arasında olmak iyi geliyor. Hem geçmişten gibiler, hem de güncel, hem tanıdıklar hem de bir o kadar unutulmuş. Ne zaman 35 oldum, o yaşları ne zaman geride bıraktım bilmiyorum; ama dünyalarına girdikçe kendimi yenilediğimi hissediyorum. 

Ben, benden küçüklerle büyüyorum.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

81.

 2021'e veda ederken..  2019'da kedimin ölümüyle başlayan yılı, 2020'de pandemi, babamın ölümü, ilişki teklemesi ve 2021'de boşanma izledi. Böyle yazınca, okuyunca, uluorta yüzleşince "vay canına" çıkıyor dudaklarımın arasından sadece. İyi ya da kötü değil, sadece hayretler içerisinde bir "vay canına"  Bahsettiğim periyod iki sene olsa da, ben sanki yoğun bir yılmış gibi değerlendiriyorum bu zamanı. Travmalarımın başka travmaları tetiklediği, neticesinde iyileşmenin, kendini bulmanın başladığı bir zaman olduğunu düşünüyorum.  Bu zaman diliminde yaptığım en iyi şey yeni bir kedi sahiplenmek, düzenli spor ve sağlıklı beslenme ile 22 kilo verip tenise ve terapiye başlamak oldu.  Psikologa gidene kadar, kendimden bu kadar bihaber olduğumu bilmiyordum, resmen asalak gibi süzülüp duruyormuşum, aşırı mutlu ve kendinden emin, özgüvenli sandığım içimdeki kız çocuğu meğersem ilgiye aç, tatmin olmayı ve fark edilmeyi bekler halde içimde oturuyormuş; onu elinden...

93.

 harika bir söze denk geldim instagramda, diyor ki 30 yaşına kadar yalnız kalmayı, kendi işine bakmayı, affetmeyi, ön yargılarını kırmayı ve asla cahillerle tartışmamayı öğrenmiş olmalısın. Ben bu blogu tam olarak bu cümlede özetlenmiş dersleri öğrenirken; kendi yolumu izlemek, takıldığım yerlere bakmak için açmıştım. Özellikle affetmeyi ve yalnız kalmayı becermeyi deniyordum bir de ön yargıları kırmayı ki hala da bu konuda yoluma devam ediyorum.  İnsanın içinde "kötü biri olabilme" ihtimaliyle yüzleşmesi çok acımasız, benim küçük ve mutlu dünyamdaki en acımasız gerçekti diyebilirim hatta. Bazen içimden geçen düşünceler o kadar kötü kalpli gelirdi ki, kendimden utanır ve bunları "nasıl düşünebilirim" diye kendime kızardım; halbuki insanın aklından milyonlarca düşünce geçebilir; önemli olan bunları sahiplenmeden uğurlamaktır, ben de bunu yeni öğrendim. Duygu ve düşüncelerimizin çıkışını kontrol etme şansımız yok, ama onları nasıl çıkaracağımızı sanırım seçebiliriz, e...

102

 söz ve aksiyonun örtüşmediği yer. karanlık olan, tanıdık olan ama ne yapacağımı bir türlü bilip, öğrenemediğim o yer.  ilişkimin, evliliğimin son birkaç yılını sözleriyle yanımda olmak istediğini söyleyip, aksiyonlarıyla tam tersini söyleyen bir manipülatifle geçirdim, bu teşhisi koymam için çokça kitap, makale okumam, terapi seanslarına gitmem gerekti. bir yerde okumuştum, "bize başkalarının hasta ettiği insanlar gelir" diyordu terapiler için. Ben de bu öğretiyi aldım, söz ve aksiyon uyuşmuyorsa, aksiyonu baz almayı öğrendim. o sözleriyle kalmak istiyorum deyip, aksiyonları desteklemedikçe ben  yapamadım, o dengesizlik beni çökertti, kendimi tanıyamaz hale geldim, gözümün feri söndü, nasıl bir tutarsızlığın içinde olduğumu ancak dışına çıkınca anladım, "bazen sevsek de olmuyor" diye kendimi kandırmayı becerdim, bu kök öğreti yanlıştı, sevmek değildi bu, insan sevdiğini böyle derbeder ortada bırakmazdı; düzdü her şey, sevmiyordu.  bunu değiştirdim, ancak şimdi tam ...