22 Ağustos Pazar günü birahane mutfağında çalışmaya başladıktan sonra, ikinci hafta 30 Ağustos'un da tatili olması sebebiyle 3 gün üstüste çalıştım.
Muftakta çalışmanın tuhaf bir hazzı var, insanın bir dakika düşünmeye vakti olmuyor her şey çok hızlı, fazla dinamik ve hatasız. Kilolarca patates kızartılıyor, mac'n cheese'ler yapılıyor, kıymalar porsiyonlanıyor, her gün neredeyse dükkana ya manavdan, ya metrodan ya da başka yerlerden sipariş yığıyor. Stok dönüş süresini hesaplamak bile ayrı bir yetenek. Pişirmek, yemek yapmaktan hoşlanmak gerçekten bu işin olmazsa olmazı, yani seviyorsun diye orada olmak 10 üzerinden 0,05 bir puana sahip. Kalan şeyler, dikkat, disiplin, fiziksel kondisyon, temizlik, doğru planlama diye uzayıp gidiyor.
Ön hazırlık doğru olmadığı sürece, restoranın hayatta kalma ihtimali yok sanki; bu da detaycılık ve doğru planlamadan geçiyor. Ben de böylece mutfakta/restoranda ne işler olduğunu görüyorum, satın almacılık hep ilgimi çekiyor ama buraya 6 ay 1 sene kadar gidip gelebilirsem, yavaş yavaş kafamda fikirlerin oturabileceğini hissediyorum. Önceliğim kendimi, sonra mutfağı tanımak, boşanma süresince adapte olana kadar gidip gelsem; isteyip/istemediğim işleri de bir noktada anlamaya başlarım diye düşünüyorum; şimdilik her şey akışında.
Dolayısı ile henüz bu işi sürekli yapabilir miyim karar vermedim, ama asla yapmam da demiyorum. Benden 10-15 yaş küçük iş arkadaşlarım sürekli para almadan çalıştığım için şaşırıyorlar, gönüllü olarak orada olmama hala bir anlam veremiyorlar. Boşanma olayını iki kişiye "evli misin?" diye sorduklarında söylemiştim, "evet ama boşanıyorum" diye süzülmüştü dudaklarımdan. 15 yaş küçüklere itiraf ettiğimde bana "canın bir şey yapmak isterse bize gelebilirsin, beni de arayabilirsin kaçta olursa olsun zaten 3-4 gibi yatıyoruz" demişlerdi. Hiç tanımadığın birinin yaralarını sarmaya çalışmak ve bunu söylerken samimi olmak ne güzel bir kalbin ürünü. En sevdiğim dediğin, 12 sene aynı yastığa baş koyduğun canını bu kadar acıtırken, tanımadığının yaranı sarma isteği, çok naif.
Dün de mutfak sohbetlerinden birinde, mutfağın ikinci mini-şef'i eşimle ilgili bir konudan bahsederken, tutamadım boşanmak üzere olduğumu söyledim. Onları sanırım yalan söylemeyecek kadar seviyorum, ya da yeni hayatıma hızlı geçmek istiyorum bilmiyorum. Özür diledi, "neden özür diliyorsun ki sen mi boşanmak istiyorsun benden?" dedim, güldü. Dünyanın en rahatlamış gülümsemesiydi belki, pot kırdığı için yerine dibine girecekken, hızlıca yeryüzüne çıktı; ama nedense ben tuhaf bir şekilde bir erkeğe söylemekten rahatsız oldum. Kızlara söylerken, sanki büyük bir kardeşlik vardı, anlaşılacağımdan emindim ama bir erkeğe söylemek, sesli şekilde boşanıyorum demek canımı acıttı. Tüm gün bakıştık mutfakta, yüzümü güldürmek için şakalar, komiklikler. İnsan yeterince canı acıdı mı sanırım, başkasının o yaraları sarmasına da müsaade etmiyor, kendi kendime olayı soğuttum. Hatta soğuk dolabına girdim -walk in- birkaç saniye nefeslendim, keyifli bir playlisti bluetooth'a bağladım ve patatesleri hızlıca servise hazırlayıp 10 dakika içerisinde eski halime döndüm. Artık muftakta küçük sırdaşlarım var, D.'ye de rica ettim, "ben kendim herkese yeri gelip, sohbet halinde konusu geçene kadar bilinmesini istemiyorum" dedim; "o zaman gel ben de sana sır vereyim" dedi.
Hem küçük gibiler, hem olgun; tam olarak çözebilmiş değilim ama onların arasında olmak iyi geliyor. Hem geçmişten gibiler, hem de güncel, hem tanıdıklar hem de bir o kadar unutulmuş. Ne zaman 35 oldum, o yaşları ne zaman geride bıraktım bilmiyorum; ama dünyalarına girdikçe kendimi yenilediğimi hissediyorum.
Ben, benden küçüklerle büyüyorum.
Yorumlar
Yorum Gönder