Ana içeriğe atla

46.

Instagram'da genelde hep benzer içerikler görüyorum, influencerlar aynı ürünleri paylaşıyorlar, içerikler, yazılar, komik şeyler, twitler hep birbirine benziyor. Mutluluklar da ayrılık acıları da hep benzer. Bugün, uzun zaman sonra ilk kez hiç görmediğim güzel bir sözle karşılaştım; o kadar hoşuma gitti ki; eşime, bana hissettirdiği tüm kötü anlara rağmen içimde beslemeyi gram beceremediğim sinir, kızgınlık, intikamı özetleyen; kendimi bulduğum basit bir cümle. 

"ben seni kötüleyemem hiç. çiçekli bir yol vardı yürüdüm derim, ayaklarıma dikenler battı ama her ormanda olur böyle şeyler derim." 

Kalbim sevgiyle dokunmuş sanki, gram kızamıyorum; boşanıyoruz ama aynı evde yaşıyoruz; yeni evini beraber kurmayı, kötü günlerde birbirimizin yanında olmayı, hep sevip / saymayı konuşuyoruz. Birini gerçekten sevmek, her şeyinle sevmek mümkün; arada kaçırdığımız sevgi karı-koca sevgisi olmuş. Bazen gerçekten ne yaparsan yap olmuyor, bitti mi bitiyor işte. Sana da ahlaklı bir şekilde, hala saygın / sevgin varken yolları ayırmak kalıyor. Hayatın ikimiz için de planlarını bilmiyorum; ama birbirimize eş anlamıyla iyi gelmediğimizi artık anlıyorum. 

Tüm bu süreçlerde her şeyi düzeltmek için kendimi hırpaladıktan sonra fark ettim ki, biri sizden yardım istemediği sürece ona yardım edemiyorsunuz, birine kendinizi zorla sevdiremezsiniz ve almayan birine vermeye çalışmaktansa bırakmanın gücüne inanın; kendinize dönün, tüm o sevgiyi, hoşgörüyü, çabayı kendinize verin; başkasını kaybedebilirsiniz ama kendinizi kazanırsınız. 

Bilge ruhlar, kurtlarla koşan kadınlar, amazonlar, tanrıçalar, güçlü kadınlar adı ne olursa olsun; yürünecek yol güzel ve gerçekten de 30'larındaki kadınların garip bir aydınlanması / farkındalığı var. Yardım edebileceğim herhangi biri için hazırım; öğrendiklerimi, tecrübelerimi anlatacağım insanlar var; biliyorum. 

S. 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

4.

 Sanırım mola veremeyecek ve sonsuza kadar klavyeye dokunacağım, içimden bitmek bilmeyen bir enerj, paylaşma isteği, hatta haykırma isteği geliyor.   Anlattıklarım dağınık ve karışık olacak; zihin bu; kolay toplanmıyor namussuz, ama onu da zaman içerisinde dizginlemeyi, kontrol altına alıp, yönlendirmeyi öğreneceğim.  Geçtiğimiz haftalardan birinde, perşembe sabah tüm keyfimle uyanmıştım, gayet neşeli, yeni güne şükreder haldeydim; ama nedense bir anda huzurlu bir eve uyanmadığımı fark ettim; evin bireylerinden biri çok da keyifli uyanmamıştı anlaşılan.  Psikolog J.'nin dediği gibi, " depresyon hissi bulaşıcıdır, mümkünse o ortamdan kendini dışarı atmak gerekir " ; duraksadım. Havaya baktım, belli ki soğuk. Uyusam, zaman kaybı. Kalktım, üzerimi giyindim, kalınca bir kazak, mont, eldiven derken kapıda belirdim. "Nereye?" dedi, yürüyüşe çıkıyorum dedim ve arabayı aldığım gibi kendimi Caddebostan sahilde buldum.  Arabayı usulca park ettim ve neden oraya kadar ...

13.

Doğru neydi, neden bildiğimiz doğrulara yapışıp hayatlarımızı onların üzerine kuruyorduk? Doğru bildiklerimizin sarsılmayacağını kimden öğrenmiştik? Ya da doğrularımızın zamanaşımına uğramayıp, sonsuza kadar değişmeden aynı kalacağı varsayımını kim yüklemişti omuzlarımıza? Soru soruyu, olaylar başka soruları doğuruyor; hayat ve anlam aramalar sanki kocaman bir yumak ve çözdükçe daha çok dolanıyor. "Hıh şimdi oldu işte, çözdüm" dediğin an, alttan daha büyük bir büyük düğüm çıkıyor, hem de daha önce çözdüklerinin de aslında tam çözülmediğini inatla hatırlatıyor.  Ben kendi yumağımı bitirmeye yaklaştım sanırken, aslında o yumağın büyük bir kısmının kaldığını dün fark ettim. Yüzleşmenin ağır geldiği şey, "ilerliyorsun, aferin kızım" diye motive ederken kendimi, önüme çıkan ilk engelin tokat gibi yüzüme yapışması oldu.  Bu olaydan ders çıkarmaya çalışıyorum, aslında bunların da ilerlemenin bir parçası olduğunu, ilerlemenin can acıtmadan, yüzleştirmeden, çirkin yanlarınla...

31.

 pazartesi sabahı eve döndüm, sabah spora gidip arabamı park ettim; derin bir nefes alıp hala özleyebildiğim evimin zilini çaldım. beni kapıda karşıladı, tatlı kedim de arkasında. Yüzünde uzunca süredir görmediğim bir gülümseme, heyecandan nereye koyacağına bir türlü karar veremediği upuzun kolları.  Sarılmak, bildiğin yuvada soluklanmak, ama her şeyin aslında geçici olduğunu bilmek. özlendiğini fark etmek, havada asılı hasret kokusu, yine o gülümseme. eskiden her şey güzel ve çok aşıkken, dünyadaki en büyük sevginin bizim olduğuna eminken gördüğüm o gülümseme. Sahi neredeydi o gülümseme bunca zamandır? Çıkmak için benim gitmemi mi beklemiş?  Kendini "an" a bırakamamak, binlerce soru üşüşen, tepemde uçan, 1-2 yanıt doğruluğu kesin olmayan.  Hissizlik de bir his mi? Ne pırpır içim, ne kızgın. Her şey öyle sıradan geliyor ki, bu durağanlık normal mi ya da neyi gösteriyor kestiremiyorum.  Büyük sarılmalar ile onu işe uğurladım, akşam dersim olduğu için dışarıdaydım...