Ana içeriğe atla

44.

1 yılı aşkın süredir sürdürmeye çalışmakla debelendiğimiz evliliğimiz nihayet belirsizlikten kurtuldu ve yolları ayırmaya karar verdik. Severken, arkadaşken ayrılmaya çalışmak çok tuhaf, dengesiz. Yanında yatıyorsun ama sabah işe giderken dudaklarından öpmüyorsun; elini tutuyorsun, göğsüne yatıyorsun ama sevişmiyorsun. Avukat bir arkadaşımla görüştüğümde bile böylesi boşanmanın pek görülmediğini, bir daha denememiz gerektiğini söyledi. 

Sahi evlilik ne olmalıydı, ne beklemeliydik de bulamadık? Çok mu girdik birbirimizin alanına, her şeyi beraber yaparken çok mu ihlal ettik sınırlarımızı ya da sevmenin ne olduğunu mu doğru tanımlayamadık bilmiyorum ama bence evlilik en nihayetinde iyi bir arkadaşlık olmalıydı. Birlikte güldüğün, gezdiğin, ağladığın; yeri gelince susup yeri gelince konuştuğun, paylaştığın güzel bir arkadaşlık olmalıydı; ilerleyen zamanda yeni biriyle tanışıp evlenecek olsam yine yolun sonunda arkadaş olabilmeyi seçerim gibi geliyor. Süreç ne getirir bilinmez ama ben de kendimi yavaş yavaş tanıyorum, bu sorularıma zamanla yanıt bulabilmeyi umuyorum.

Blutv'ye salih bademci ve özge özpirinçci nin başrollerini paylaştığı ilk ve son diye bir dizi/film geliyormuş; instagramda denk geldim. a'dan z'ye bir ilişkiyi anlatıyor, boşanma ile nihayete varan bir ilişkiyi, sırf bu yüzden blutv platformuna para kaptıracağım sanırım. 

Boşanma demişken, bu süreçte akıl, ruh ve beden sağlığımı koruyabilmek için birkaç metod geliştirmeye çalışıyorum.

ilki uzunca süredir ara ara yaptığım / yapmaya çalıştığım ve düzene oturtmak istediğim sabah meditasyonu ve gün içindeki nefes egzersizleri. sabahları uyanır uyanmaz kendine ayırdığın yarım saat, yazmak ya da günü planlamak, öz bakımına dikkat edip kremlenmek, at kılı fırça ile tımarlanmak gibi basit bir ritüel oturtmak istiyorum. 

ikinci olarak sağlıklı beslenmek. bunu babamı kaybettiğimden beri yapmaya çalışıyorum, porsiyon küçültüyorum, tarif içeriklerini güzelleştiriyorum, zor zamanlarda içip sızdığım, uykuya kolay daldığım zamanların yerine yeni hobiler, yeni öğretiler ekleyip huzurla belki biraz da yorgunlukla uykuya dalıyorum. 

sonuncusu da beden sağlığı, zaten halihazırda düzenli spor yapıyordum ama şimdi haftada üç gün tenis oynamaya başlıyorum, daha doğrusu önce uzunca bir öğrenme sürecim var; sonrasında tenis oynayabilir kıvama geleceğim. 2022 yılında tenis federasyonuna lisans başvurusu yapabilirim. 

Son olarak da bir restoran maceram var, sevdiğim bir şef beni haftasonları çalışmak için mutfağına kabul etti, "street food" yapan bir restoranda; ilk iş günümü dün yani 22 Ağustos pazar günü tamamladım; bir süre devam edip kafamı dağıtacak, hem de mutfak tecrübesi kazanacağım. 

Mutfak maceralarıma ayrı bir post olarak devam edeceğim. 

Hayata kollarımı açtım, süprizlerini, güzelliklerini yeni ve tatlı maceralarını heyecanla bekleniyorum; kapanan her kapının ardından yenisi açılıyor ve hayatın bizim için her zaman bir planı var. 

Yüzümde tatlı bi tebessüm, neden bilmem; huzurluyum.

S. 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

4.

 Sanırım mola veremeyecek ve sonsuza kadar klavyeye dokunacağım, içimden bitmek bilmeyen bir enerj, paylaşma isteği, hatta haykırma isteği geliyor.   Anlattıklarım dağınık ve karışık olacak; zihin bu; kolay toplanmıyor namussuz, ama onu da zaman içerisinde dizginlemeyi, kontrol altına alıp, yönlendirmeyi öğreneceğim.  Geçtiğimiz haftalardan birinde, perşembe sabah tüm keyfimle uyanmıştım, gayet neşeli, yeni güne şükreder haldeydim; ama nedense bir anda huzurlu bir eve uyanmadığımı fark ettim; evin bireylerinden biri çok da keyifli uyanmamıştı anlaşılan.  Psikolog J.'nin dediği gibi, " depresyon hissi bulaşıcıdır, mümkünse o ortamdan kendini dışarı atmak gerekir " ; duraksadım. Havaya baktım, belli ki soğuk. Uyusam, zaman kaybı. Kalktım, üzerimi giyindim, kalınca bir kazak, mont, eldiven derken kapıda belirdim. "Nereye?" dedi, yürüyüşe çıkıyorum dedim ve arabayı aldığım gibi kendimi Caddebostan sahilde buldum.  Arabayı usulca park ettim ve neden oraya kadar ...

13.

Doğru neydi, neden bildiğimiz doğrulara yapışıp hayatlarımızı onların üzerine kuruyorduk? Doğru bildiklerimizin sarsılmayacağını kimden öğrenmiştik? Ya da doğrularımızın zamanaşımına uğramayıp, sonsuza kadar değişmeden aynı kalacağı varsayımını kim yüklemişti omuzlarımıza? Soru soruyu, olaylar başka soruları doğuruyor; hayat ve anlam aramalar sanki kocaman bir yumak ve çözdükçe daha çok dolanıyor. "Hıh şimdi oldu işte, çözdüm" dediğin an, alttan daha büyük bir büyük düğüm çıkıyor, hem de daha önce çözdüklerinin de aslında tam çözülmediğini inatla hatırlatıyor.  Ben kendi yumağımı bitirmeye yaklaştım sanırken, aslında o yumağın büyük bir kısmının kaldığını dün fark ettim. Yüzleşmenin ağır geldiği şey, "ilerliyorsun, aferin kızım" diye motive ederken kendimi, önüme çıkan ilk engelin tokat gibi yüzüme yapışması oldu.  Bu olaydan ders çıkarmaya çalışıyorum, aslında bunların da ilerlemenin bir parçası olduğunu, ilerlemenin can acıtmadan, yüzleştirmeden, çirkin yanlarınla...

31.

 pazartesi sabahı eve döndüm, sabah spora gidip arabamı park ettim; derin bir nefes alıp hala özleyebildiğim evimin zilini çaldım. beni kapıda karşıladı, tatlı kedim de arkasında. Yüzünde uzunca süredir görmediğim bir gülümseme, heyecandan nereye koyacağına bir türlü karar veremediği upuzun kolları.  Sarılmak, bildiğin yuvada soluklanmak, ama her şeyin aslında geçici olduğunu bilmek. özlendiğini fark etmek, havada asılı hasret kokusu, yine o gülümseme. eskiden her şey güzel ve çok aşıkken, dünyadaki en büyük sevginin bizim olduğuna eminken gördüğüm o gülümseme. Sahi neredeydi o gülümseme bunca zamandır? Çıkmak için benim gitmemi mi beklemiş?  Kendini "an" a bırakamamak, binlerce soru üşüşen, tepemde uçan, 1-2 yanıt doğruluğu kesin olmayan.  Hissizlik de bir his mi? Ne pırpır içim, ne kızgın. Her şey öyle sıradan geliyor ki, bu durağanlık normal mi ya da neyi gösteriyor kestiremiyorum.  Büyük sarılmalar ile onu işe uğurladım, akşam dersim olduğu için dışarıdaydım...