Ana içeriğe atla

43.

 BO-ŞAN-MA 

boşanma sürecine hoşgeldik. doğum günüm, yeni yaşım, kendime yeni ve bekar bir ben armağan ettim derken olaylar hızlandı; boşanmanın adını koyduk ve yola koyulduk. 

insan içinde kelebekler uçuran, gözlerine bakınca parıl parıl parlayan kendini gördüğü gözlere nasıl da yabancı oluyor zamanla. O hiç bitmeyecekmiş sandığın sevgi, dağlara  tepelere koyduğun o adam/kadın nasıl da küçülüyor gözünde. Belki de birlikteliklerin içinde insanları biz büyütüyoruz gözümüzde, belki de başkalarına biçtiğimiz değer kendimizinkini de doğruluyor bir yerde. Öyle ya, ben dünyanın en muhteşem insanıyla olacak kadar muhteşemimdir diye düşünüyoruzdur belki; sonuçta yetersiz, ezik birileri ile olacak halimiz yok mesela? Daha önce de yazmıştım, insan kendini kandırmak, ya da bir şeylere inandırmak isterse müthiş bir yeteneği ortaya çıkıyor, milyon kere sahnelenmiş tiyatrolardan daha iyi, daha inandırıcı bir oyunculukla üstelik. O yalanı da, minik oyununu da kendi kendine defalarca sahneliyor; üstelik her defasında daha yüksek alkışlarla. 

Boşanma kararı sonrası aileme söylemek için güney kasabalarından birine doğru yola koyuldum. Hayatımın arabayla tek başına ilk şehirlerarası yolunu 2020 sonbaharı itibari ile yapmıştım, kışın Ankara'ya gidip geldim, bir ara İzmir'e daldım; ama hiç bu kadar uzağa gitmemiştim. İçimde hafif heyecanlandıran bir tedirginlikle yola koyuldum; yol boyunca tek bir şarkı bile açmadan kendimle konuşa konuşa, annemle & kız kardeşimle yapacağım "boşanma" konuşmasını pratik ede ede saatlerce yol gittim. Yol uzun ama ne bakmakla ne durmakla bitiyor, yol ancak yola çıkınca kısalıyor. Bazen ağladım, bazen sorguladım, sanki bu evliliğin sarsılması ve sakladıklarım sırtıma içi taş dolu bir çuval yüklemiş de ben ciğerime kadar ağır hissediyorum. Yolu gittikçe daha da ağırlaştım, annemleri üzmenin telaşı sırtıma bir taş daha koyuverdi. Kaygılarımı büyütmeden, olduğu gibi gitmeye karar verdim. 

Gideceğimden haberleri yoktu, zaten haber versem tek başıma yola çıktığım için annem evham perilerini çağırıp ben varana kadar minicik korkularını dev yapardı. sustum, sakince evden içeri süzülüp süpriz yaptım; süprizimin sonuna "kötü süprizimi" de ekleyiverdim. 

"boşanma"nın en az "evlilik" kadar kağıt üzerinde bir kelime olduğunu annemlere söyledikten sonra anladım. İnsan kafasında bir şeyi bitirdi mi, kendine sesli söyleyebildi mi geri kalan tüm düğümler kendiliğinden çözülüveriyor sanki. 

Evet boşanmak zor, birlikte aldığın  eşyaları, belki bir gün üzerine tiny house koyarız diye heyecanlandığın o arsanı paylaşmak zor, kurduğun hayatı dağıtmak; ortak varlığına veda etmek, hayallerine, olasılıklarına veda etmek zor ama anlık zor. Düşününce zor, bilinmezliği kaygılarla doldurup ona kötü gözle bakınca zor. Halbuki ne demişti şems-i tebrizi "hayatım altüst olur diye endişe etme, nerden biliyorsun altının üstünden güzel olmadığını?" 

Hayata fırsat verdikçe; onun süprizlerini güzelliklerini kucaklamaya hazır oldukça; o da yardımını esirgemiyor. Yuvam dağılıyor diye değil, rahatım bozuluyor diye üzülüyor insan en çok. En azından ben öyleyim, sanki denklemden adamın çıkışına değil de; planlarımın bozulmasına üzülüyorum. Ama insan zamanla öğreniyor, büyürken öğreniyor belki de planların bozulunca yeniden  ve daha güzel yapılacağını. Hayatta her zaman üzerine koyarak gideceğini, hayatın senin için bir planı olduğunu ve ona iştirak ettikçe güzelleşeceğini zamanla öğreniyor. 

Aileme söyledikten sonra üzerimden koca çuvaldaki taşların bir kısmını indirdim, büyük bir kısmına veda ettim hatta. Bir senedir söylediğim yalanların yükünü indirdim en çok, artık onlara yalan söylemek zorunda olmayışım rahatlattı beni. Bir de her zaman destek olduklarını bilmek, birazcık ucundan fark etmiş olmaları, olgunlukla karşılamaları rahatlattı beni. 

Annemlerle nasıl konuşacağımı psikolog J. ile konuşurken dönüp "peki S. sence neden boşanıyorsunuz?" deyivermişti; cevap usulca süzülmüştü dudaklarımdan "biz artık yapamıyoruz, farklı yollara evrildik, paylaşamıyoruz bir şey. ikimiz hayata aynı yerden bakamıyoruz, birbirimizi anlamıyoruz, beni sevdiğine eminim ama ben böyle sevilmek istemiyorum" öylesine net söylemiştim ki, kendim bile şaşırmıştım. 12 yıllık birliktelik, 7 yıllık evlilikte bir kere bile nasıl sevilmek istediğimi düşünmemiş olan ben; şimdi istediğim gibi sevilmediğim için evliliğimi bitirme kararı almıştım. 

Anneme de böyle anlattım, öyle güzel bir cümle kurdu ki. "kızım" dedi sakince, "bir şey paylaşmamak, aynı evin içinde konuşmadan duvarlara bakmak.. böyle ömür geçmez, sessizlik de bir şiddet şekli. evet fiziksel değil belki ama böyle ömür geçmez, önemli olan senin mutluluğun, bitmişse bitmiştir." 

kendi yapamadığını bana söyledi annem; hatasından beni sakındı; o anda evlilik birliğinin bozulmasının da, çabaların da önemi olmadığını anladım. Evlilik yüzen bir gemiydi ve küreği tek taraftan çekince yalnızca olduğu yerde dönüyordu; iki kişinin de küreği çekmesi gerekiyordu ve bizim gemimizde küreğin biri çoktan kaybolmuştu. 


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

4.

 Sanırım mola veremeyecek ve sonsuza kadar klavyeye dokunacağım, içimden bitmek bilmeyen bir enerj, paylaşma isteği, hatta haykırma isteği geliyor.   Anlattıklarım dağınık ve karışık olacak; zihin bu; kolay toplanmıyor namussuz, ama onu da zaman içerisinde dizginlemeyi, kontrol altına alıp, yönlendirmeyi öğreneceğim.  Geçtiğimiz haftalardan birinde, perşembe sabah tüm keyfimle uyanmıştım, gayet neşeli, yeni güne şükreder haldeydim; ama nedense bir anda huzurlu bir eve uyanmadığımı fark ettim; evin bireylerinden biri çok da keyifli uyanmamıştı anlaşılan.  Psikolog J.'nin dediği gibi, " depresyon hissi bulaşıcıdır, mümkünse o ortamdan kendini dışarı atmak gerekir " ; duraksadım. Havaya baktım, belli ki soğuk. Uyusam, zaman kaybı. Kalktım, üzerimi giyindim, kalınca bir kazak, mont, eldiven derken kapıda belirdim. "Nereye?" dedi, yürüyüşe çıkıyorum dedim ve arabayı aldığım gibi kendimi Caddebostan sahilde buldum.  Arabayı usulca park ettim ve neden oraya kadar ...

13.

Doğru neydi, neden bildiğimiz doğrulara yapışıp hayatlarımızı onların üzerine kuruyorduk? Doğru bildiklerimizin sarsılmayacağını kimden öğrenmiştik? Ya da doğrularımızın zamanaşımına uğramayıp, sonsuza kadar değişmeden aynı kalacağı varsayımını kim yüklemişti omuzlarımıza? Soru soruyu, olaylar başka soruları doğuruyor; hayat ve anlam aramalar sanki kocaman bir yumak ve çözdükçe daha çok dolanıyor. "Hıh şimdi oldu işte, çözdüm" dediğin an, alttan daha büyük bir büyük düğüm çıkıyor, hem de daha önce çözdüklerinin de aslında tam çözülmediğini inatla hatırlatıyor.  Ben kendi yumağımı bitirmeye yaklaştım sanırken, aslında o yumağın büyük bir kısmının kaldığını dün fark ettim. Yüzleşmenin ağır geldiği şey, "ilerliyorsun, aferin kızım" diye motive ederken kendimi, önüme çıkan ilk engelin tokat gibi yüzüme yapışması oldu.  Bu olaydan ders çıkarmaya çalışıyorum, aslında bunların da ilerlemenin bir parçası olduğunu, ilerlemenin can acıtmadan, yüzleştirmeden, çirkin yanlarınla...

31.

 pazartesi sabahı eve döndüm, sabah spora gidip arabamı park ettim; derin bir nefes alıp hala özleyebildiğim evimin zilini çaldım. beni kapıda karşıladı, tatlı kedim de arkasında. Yüzünde uzunca süredir görmediğim bir gülümseme, heyecandan nereye koyacağına bir türlü karar veremediği upuzun kolları.  Sarılmak, bildiğin yuvada soluklanmak, ama her şeyin aslında geçici olduğunu bilmek. özlendiğini fark etmek, havada asılı hasret kokusu, yine o gülümseme. eskiden her şey güzel ve çok aşıkken, dünyadaki en büyük sevginin bizim olduğuna eminken gördüğüm o gülümseme. Sahi neredeydi o gülümseme bunca zamandır? Çıkmak için benim gitmemi mi beklemiş?  Kendini "an" a bırakamamak, binlerce soru üşüşen, tepemde uçan, 1-2 yanıt doğruluğu kesin olmayan.  Hissizlik de bir his mi? Ne pırpır içim, ne kızgın. Her şey öyle sıradan geliyor ki, bu durağanlık normal mi ya da neyi gösteriyor kestiremiyorum.  Büyük sarılmalar ile onu işe uğurladım, akşam dersim olduğu için dışarıdaydım...