BO-ŞAN-MA
boşanma sürecine hoşgeldik. doğum günüm, yeni yaşım, kendime yeni ve bekar bir ben armağan ettim derken olaylar hızlandı; boşanmanın adını koyduk ve yola koyulduk.
insan içinde kelebekler uçuran, gözlerine bakınca parıl parıl parlayan kendini gördüğü gözlere nasıl da yabancı oluyor zamanla. O hiç bitmeyecekmiş sandığın sevgi, dağlara tepelere koyduğun o adam/kadın nasıl da küçülüyor gözünde. Belki de birlikteliklerin içinde insanları biz büyütüyoruz gözümüzde, belki de başkalarına biçtiğimiz değer kendimizinkini de doğruluyor bir yerde. Öyle ya, ben dünyanın en muhteşem insanıyla olacak kadar muhteşemimdir diye düşünüyoruzdur belki; sonuçta yetersiz, ezik birileri ile olacak halimiz yok mesela? Daha önce de yazmıştım, insan kendini kandırmak, ya da bir şeylere inandırmak isterse müthiş bir yeteneği ortaya çıkıyor, milyon kere sahnelenmiş tiyatrolardan daha iyi, daha inandırıcı bir oyunculukla üstelik. O yalanı da, minik oyununu da kendi kendine defalarca sahneliyor; üstelik her defasında daha yüksek alkışlarla.
Boşanma kararı sonrası aileme söylemek için güney kasabalarından birine doğru yola koyuldum. Hayatımın arabayla tek başına ilk şehirlerarası yolunu 2020 sonbaharı itibari ile yapmıştım, kışın Ankara'ya gidip geldim, bir ara İzmir'e daldım; ama hiç bu kadar uzağa gitmemiştim. İçimde hafif heyecanlandıran bir tedirginlikle yola koyuldum; yol boyunca tek bir şarkı bile açmadan kendimle konuşa konuşa, annemle & kız kardeşimle yapacağım "boşanma" konuşmasını pratik ede ede saatlerce yol gittim. Yol uzun ama ne bakmakla ne durmakla bitiyor, yol ancak yola çıkınca kısalıyor. Bazen ağladım, bazen sorguladım, sanki bu evliliğin sarsılması ve sakladıklarım sırtıma içi taş dolu bir çuval yüklemiş de ben ciğerime kadar ağır hissediyorum. Yolu gittikçe daha da ağırlaştım, annemleri üzmenin telaşı sırtıma bir taş daha koyuverdi. Kaygılarımı büyütmeden, olduğu gibi gitmeye karar verdim.
Gideceğimden haberleri yoktu, zaten haber versem tek başıma yola çıktığım için annem evham perilerini çağırıp ben varana kadar minicik korkularını dev yapardı. sustum, sakince evden içeri süzülüp süpriz yaptım; süprizimin sonuna "kötü süprizimi" de ekleyiverdim.
"boşanma"nın en az "evlilik" kadar kağıt üzerinde bir kelime olduğunu annemlere söyledikten sonra anladım. İnsan kafasında bir şeyi bitirdi mi, kendine sesli söyleyebildi mi geri kalan tüm düğümler kendiliğinden çözülüveriyor sanki.
Evet boşanmak zor, birlikte aldığın eşyaları, belki bir gün üzerine tiny house koyarız diye heyecanlandığın o arsanı paylaşmak zor, kurduğun hayatı dağıtmak; ortak varlığına veda etmek, hayallerine, olasılıklarına veda etmek zor ama anlık zor. Düşününce zor, bilinmezliği kaygılarla doldurup ona kötü gözle bakınca zor. Halbuki ne demişti şems-i tebrizi "hayatım altüst olur diye endişe etme, nerden biliyorsun altının üstünden güzel olmadığını?"
Hayata fırsat verdikçe; onun süprizlerini güzelliklerini kucaklamaya hazır oldukça; o da yardımını esirgemiyor. Yuvam dağılıyor diye değil, rahatım bozuluyor diye üzülüyor insan en çok. En azından ben öyleyim, sanki denklemden adamın çıkışına değil de; planlarımın bozulmasına üzülüyorum. Ama insan zamanla öğreniyor, büyürken öğreniyor belki de planların bozulunca yeniden ve daha güzel yapılacağını. Hayatta her zaman üzerine koyarak gideceğini, hayatın senin için bir planı olduğunu ve ona iştirak ettikçe güzelleşeceğini zamanla öğreniyor.
Aileme söyledikten sonra üzerimden koca çuvaldaki taşların bir kısmını indirdim, büyük bir kısmına veda ettim hatta. Bir senedir söylediğim yalanların yükünü indirdim en çok, artık onlara yalan söylemek zorunda olmayışım rahatlattı beni. Bir de her zaman destek olduklarını bilmek, birazcık ucundan fark etmiş olmaları, olgunlukla karşılamaları rahatlattı beni.
Annemlerle nasıl konuşacağımı psikolog J. ile konuşurken dönüp "peki S. sence neden boşanıyorsunuz?" deyivermişti; cevap usulca süzülmüştü dudaklarımdan "biz artık yapamıyoruz, farklı yollara evrildik, paylaşamıyoruz bir şey. ikimiz hayata aynı yerden bakamıyoruz, birbirimizi anlamıyoruz, beni sevdiğine eminim ama ben böyle sevilmek istemiyorum" öylesine net söylemiştim ki, kendim bile şaşırmıştım. 12 yıllık birliktelik, 7 yıllık evlilikte bir kere bile nasıl sevilmek istediğimi düşünmemiş olan ben; şimdi istediğim gibi sevilmediğim için evliliğimi bitirme kararı almıştım.
Anneme de böyle anlattım, öyle güzel bir cümle kurdu ki. "kızım" dedi sakince, "bir şey paylaşmamak, aynı evin içinde konuşmadan duvarlara bakmak.. böyle ömür geçmez, sessizlik de bir şiddet şekli. evet fiziksel değil belki ama böyle ömür geçmez, önemli olan senin mutluluğun, bitmişse bitmiştir."
kendi yapamadığını bana söyledi annem; hatasından beni sakındı; o anda evlilik birliğinin bozulmasının da, çabaların da önemi olmadığını anladım. Evlilik yüzen bir gemiydi ve küreği tek taraftan çekince yalnızca olduğu yerde dönüyordu; iki kişinin de küreği çekmesi gerekiyordu ve bizim gemimizde küreğin biri çoktan kaybolmuştu.
Yorumlar
Yorum Gönder