Ana içeriğe atla

36.

29 Nisan 'dan beri aile evindeyim. Babamın olmadığı aile evinde. Psikologa başlamadan önce, ziyadesiyle tahammülsüz, karşıdakini dinlemeyen, anlamayan, bildiğini okuyan; başta kendine sonra etrafına nispeten duyarsız biriydim; en azından öyle biri olduğumu yapılan onca seansın sonunda anladım. 

İnsanlara ettiğim yardım, içimdeki o "iyi biri" olma hissi sanki hep vicdanımı rahatlatıyordu; hayatta istediklerimi yapamamanın, daha doğrusu ne istediğimi bilmiyor olmanın açtığı yaraları, iyilik merhemimle kapatmaya çalışıyordum. Her şeyin geçici bir çözümden ibaret olduğunu j. ile seanslara gide gele, o koltuklarda gözlerimi doldura doldura anladım. 

İnsanın kendi alanına sahip çıkmasının ne kadar kıymetli olduğunu, bencilliğin  "hayır" ve "dur" diyebilmenin gücünü; kendine zaman vermenin ilerlemek için mühim olduğunu nihayet anladım, hatta annem bile uzun zaman sonra bana "sakinlemişsin" dedi, J. ile seansların işe yaradığına emindim; ben değişiyordum. 

Ta ki bu sabah basit bir konuda kendimden geçene kadar. Daha önce konuşup kapattığımız bir konu, bugün kahvaltı masasında yeniden hortladı, üstelik öylesine basit bir konuydu ki. Annemin kendisine aldığı minik kamp masasının kurulması. 

Burada tatildeyim, ancak gün içinde evden çalışmaya devam ediyorum ve aslında pazartesi & salı tatil olmama rağmen iki günümü de çalışarak geçirdim; sabahları kahvaltı akşamları yemeği hazırlıyorum, arada bir tatlı yapmayacak mısın sorusu geliyor. Ben bilgisayar başından kalktığım an akşama ne yeneceği bana soruluyor. Çünkü neden? Annem yemek yapmayı sevmiyor. 

Eskiden bu durumu sinir bozucu bulurdum, ama zamanla ve J. ile görüşmelerin sonucunda; bazı insanların alışkanlıklarının değişebilmesi için geç kalındığını, ya da buna hazır olmayan hiç kimsenin değişmesinin mümkün olmadığını kabul ettim. 

Aslında tüm mesele biziz, gücümüz kendimize yetiyor, ilgi alanımız ve odağımızda olması gereken tek konu biziz ve bizim farkındalık derecemiz.  Kontrolü bizde olmayan şeyler için üzülmek, ya da onları değiştirmeye çalışmak anlamsız. Ne zaman kontrolüm dışındaki bir konuya sinirlenecek olsam, iki saniye derin nefes alıp, süreci uzatmak yerine neticelendirip geriye bırakmayı tercih ediyorum. 

Yaklaşık 1-2 aydır kendimi bu yönde yavaş yavaş eğitiyordum, ancak atladığım bir husus vardı "İnsan Faktörü" maalesef insanlar, sen sakince onların işini yapmaya devam ettikçe, minnet ve teşekkür etmek yerine sana daha da fazla iş vermeyi kendilerinde hak görüyorlar. O zaman da ikinci bir yetkinlik devreye giriyor "hayır diyebilmek" maalesef  bu konuda pek iyi değilim, aman tadımız kaçmasın diyerek bir sürü şeyi üstlendikçe bir patlama noktam olduğunu ve 1-2 aylık kendimi eğitme dönemimin çok da başarılı geçmediğini gördüm. Annem kahvaltı masasında yeniden bu kamp masası konusunu açınca, birden aşırı sinirlendim, iki saniye nefes alabilseydim sakinleyecektim ama yapmadım ve içimden yükselen öfkeme yenik düşüp "zaten her şeyi yapıyorum, bu da kalsın" cümlesi çıktı ağzımdan. Çıktığı gibi o cümlemi yakalayıp ağzıma tıkmak istedim, tüm çabam boşa gitmiş gibi hissettim. 

Bu örneği özellike burada paylaşıyroum, çünkü aslında söylemem gereken şey "fırsat olursa ona da bakarız" olmalıydı. Eğer yapabilirsek ne ala, yapamazsam da kendimce ve kırmadan "HAYIR" diyebilmiş olacaktım. Bense ortalığı darmaduman ettiğim gibi, bir de sinirlenip surat astığımla kaldım. 

Hayat çok çok kısa, hiçbir şeyi uzatmanın anlamı yok. Bugünlük dersimi de cebime böylece koymuş oldum. Karşımızdakilerin bir şey talep etmelerini, saçmalamalarını ya da sinir bozucu bireyler olmalarını değiştiremeyiz, elimizde olan tek şey bu durumlar ve bu gibi insanlar karşısındaki duruşumuz. Kendimizi bu sinir bozuculuktan ne kadar hızlı çekip çıkarabildiğimiz ve ne kadar sakince kayıtsız kalabildiğimiz. 

O yüzden, bugün verdiğim tepkiden dolayı kendime ne kadar kızsam da, aslında bana ne yapmam gerektiğini gösteren bir örnekle karşılaştığım için seviniyorum. 

"Bu neden sürekli benim başıma geliyor?" diye soruyorsan bir şaman öğretisi şöyle der "ders sen öğrenene kadar devam eder." 

Umarım bu dersimi de başarı ile geçip geride bırakmışımdır. 

Kendimle her gün gurur duyabilmenin tadını çıkarıyorum. 

Sevgiler
S. 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

4.

 Sanırım mola veremeyecek ve sonsuza kadar klavyeye dokunacağım, içimden bitmek bilmeyen bir enerj, paylaşma isteği, hatta haykırma isteği geliyor.   Anlattıklarım dağınık ve karışık olacak; zihin bu; kolay toplanmıyor namussuz, ama onu da zaman içerisinde dizginlemeyi, kontrol altına alıp, yönlendirmeyi öğreneceğim.  Geçtiğimiz haftalardan birinde, perşembe sabah tüm keyfimle uyanmıştım, gayet neşeli, yeni güne şükreder haldeydim; ama nedense bir anda huzurlu bir eve uyanmadığımı fark ettim; evin bireylerinden biri çok da keyifli uyanmamıştı anlaşılan.  Psikolog J.'nin dediği gibi, " depresyon hissi bulaşıcıdır, mümkünse o ortamdan kendini dışarı atmak gerekir " ; duraksadım. Havaya baktım, belli ki soğuk. Uyusam, zaman kaybı. Kalktım, üzerimi giyindim, kalınca bir kazak, mont, eldiven derken kapıda belirdim. "Nereye?" dedi, yürüyüşe çıkıyorum dedim ve arabayı aldığım gibi kendimi Caddebostan sahilde buldum.  Arabayı usulca park ettim ve neden oraya kadar ...

13.

Doğru neydi, neden bildiğimiz doğrulara yapışıp hayatlarımızı onların üzerine kuruyorduk? Doğru bildiklerimizin sarsılmayacağını kimden öğrenmiştik? Ya da doğrularımızın zamanaşımına uğramayıp, sonsuza kadar değişmeden aynı kalacağı varsayımını kim yüklemişti omuzlarımıza? Soru soruyu, olaylar başka soruları doğuruyor; hayat ve anlam aramalar sanki kocaman bir yumak ve çözdükçe daha çok dolanıyor. "Hıh şimdi oldu işte, çözdüm" dediğin an, alttan daha büyük bir büyük düğüm çıkıyor, hem de daha önce çözdüklerinin de aslında tam çözülmediğini inatla hatırlatıyor.  Ben kendi yumağımı bitirmeye yaklaştım sanırken, aslında o yumağın büyük bir kısmının kaldığını dün fark ettim. Yüzleşmenin ağır geldiği şey, "ilerliyorsun, aferin kızım" diye motive ederken kendimi, önüme çıkan ilk engelin tokat gibi yüzüme yapışması oldu.  Bu olaydan ders çıkarmaya çalışıyorum, aslında bunların da ilerlemenin bir parçası olduğunu, ilerlemenin can acıtmadan, yüzleştirmeden, çirkin yanlarınla...

31.

 pazartesi sabahı eve döndüm, sabah spora gidip arabamı park ettim; derin bir nefes alıp hala özleyebildiğim evimin zilini çaldım. beni kapıda karşıladı, tatlı kedim de arkasında. Yüzünde uzunca süredir görmediğim bir gülümseme, heyecandan nereye koyacağına bir türlü karar veremediği upuzun kolları.  Sarılmak, bildiğin yuvada soluklanmak, ama her şeyin aslında geçici olduğunu bilmek. özlendiğini fark etmek, havada asılı hasret kokusu, yine o gülümseme. eskiden her şey güzel ve çok aşıkken, dünyadaki en büyük sevginin bizim olduğuna eminken gördüğüm o gülümseme. Sahi neredeydi o gülümseme bunca zamandır? Çıkmak için benim gitmemi mi beklemiş?  Kendini "an" a bırakamamak, binlerce soru üşüşen, tepemde uçan, 1-2 yanıt doğruluğu kesin olmayan.  Hissizlik de bir his mi? Ne pırpır içim, ne kızgın. Her şey öyle sıradan geliyor ki, bu durağanlık normal mi ya da neyi gösteriyor kestiremiyorum.  Büyük sarılmalar ile onu işe uğurladım, akşam dersim olduğu için dışarıdaydım...