Ana içeriğe atla

34.

 İstanbul'dan Abant'a doğru bir araba yolculuğu, fonda spotify üçüncü yeniler playlisti muhtelif şarkıları döndürüp duruyor. Adı alışılagelmedik olan bir sürü grup, şarkıcı; tanıdık, "bu sözü ben de yazarım aslında" dedirten şarkılarını mırıldanıyorlar. Sapanca yeşermeye başlamış, huş ağaçları delicesine, göğü delercesine uzanmış gökyüzüne, sıra sıra dizilmiş. Mis gibi bahar, yeni hayat kokuyor yollar. 

Nedense huzurluyum, hem gidebilmenin gücünden, hem de içimde yer etmiş, bana ait değilmiş gibi, yeni gelmiş dinginlikten dolayısı huzurluyum. Yeniden başlamış gibi hissediyorum kendimi. İstemediği hiçbir şeyi yapmayan, istediklerine yeni yeni sahip çıkmaya çalışan biri gibi. 

"EN" anlarımızı konuşmaya başlıyoruz, en son ne zaman heyecanlandın diyor bana sürücü koltuğundan. Aklımdan bir sürü  an geçiyor, hepsi de başka adamların beni beğendikleri, başka adamlarla tanıştığım, konuştuğum anlar. Hiçbiri gelmiyor dilime, paten dersine başladığım gün diyorum. O da kürek dersine başladığı günü anlatıyor.

En son ne zaman üzüldün diyor, 2020 ve 2021 in neredeyse tamamında üzüldüğünü söylüyorum, o senle yaşadıklarım beni çok üzdü diyor.

En son neye sevindin diyorum, hiçbir şeye son zamanlar pek güzel şeyler olmadı diyor; eve döndüğüm günü soruyorum, o sevincin ötesindeydi diyor, susuyorum. İnsan büyüdükçe, ya da olgunlaştıkça demek daha doğru sanırım zamanın, beklemenin, sabretmenin hangi yola çıktığını daha net görüyor. Susmanın, sessizlikten daha büyük olduğunu insan olgunlaştıkça anlıyor. 

Hangi anlar, hangi anılar olursa olsun, devam etmek en büyük lüks; sükunetle kendini başkasından dinlemek, hikayelerin hem içinde kalıp hem seyircisi olmak insanın en kıymetli  yoldaşı. 

Sevgiler

S. 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

4.

 Sanırım mola veremeyecek ve sonsuza kadar klavyeye dokunacağım, içimden bitmek bilmeyen bir enerj, paylaşma isteği, hatta haykırma isteği geliyor.   Anlattıklarım dağınık ve karışık olacak; zihin bu; kolay toplanmıyor namussuz, ama onu da zaman içerisinde dizginlemeyi, kontrol altına alıp, yönlendirmeyi öğreneceğim.  Geçtiğimiz haftalardan birinde, perşembe sabah tüm keyfimle uyanmıştım, gayet neşeli, yeni güne şükreder haldeydim; ama nedense bir anda huzurlu bir eve uyanmadığımı fark ettim; evin bireylerinden biri çok da keyifli uyanmamıştı anlaşılan.  Psikolog J.'nin dediği gibi, " depresyon hissi bulaşıcıdır, mümkünse o ortamdan kendini dışarı atmak gerekir " ; duraksadım. Havaya baktım, belli ki soğuk. Uyusam, zaman kaybı. Kalktım, üzerimi giyindim, kalınca bir kazak, mont, eldiven derken kapıda belirdim. "Nereye?" dedi, yürüyüşe çıkıyorum dedim ve arabayı aldığım gibi kendimi Caddebostan sahilde buldum.  Arabayı usulca park ettim ve neden oraya kadar ...

13.

Doğru neydi, neden bildiğimiz doğrulara yapışıp hayatlarımızı onların üzerine kuruyorduk? Doğru bildiklerimizin sarsılmayacağını kimden öğrenmiştik? Ya da doğrularımızın zamanaşımına uğramayıp, sonsuza kadar değişmeden aynı kalacağı varsayımını kim yüklemişti omuzlarımıza? Soru soruyu, olaylar başka soruları doğuruyor; hayat ve anlam aramalar sanki kocaman bir yumak ve çözdükçe daha çok dolanıyor. "Hıh şimdi oldu işte, çözdüm" dediğin an, alttan daha büyük bir büyük düğüm çıkıyor, hem de daha önce çözdüklerinin de aslında tam çözülmediğini inatla hatırlatıyor.  Ben kendi yumağımı bitirmeye yaklaştım sanırken, aslında o yumağın büyük bir kısmının kaldığını dün fark ettim. Yüzleşmenin ağır geldiği şey, "ilerliyorsun, aferin kızım" diye motive ederken kendimi, önüme çıkan ilk engelin tokat gibi yüzüme yapışması oldu.  Bu olaydan ders çıkarmaya çalışıyorum, aslında bunların da ilerlemenin bir parçası olduğunu, ilerlemenin can acıtmadan, yüzleştirmeden, çirkin yanlarınla...

31.

 pazartesi sabahı eve döndüm, sabah spora gidip arabamı park ettim; derin bir nefes alıp hala özleyebildiğim evimin zilini çaldım. beni kapıda karşıladı, tatlı kedim de arkasında. Yüzünde uzunca süredir görmediğim bir gülümseme, heyecandan nereye koyacağına bir türlü karar veremediği upuzun kolları.  Sarılmak, bildiğin yuvada soluklanmak, ama her şeyin aslında geçici olduğunu bilmek. özlendiğini fark etmek, havada asılı hasret kokusu, yine o gülümseme. eskiden her şey güzel ve çok aşıkken, dünyadaki en büyük sevginin bizim olduğuna eminken gördüğüm o gülümseme. Sahi neredeydi o gülümseme bunca zamandır? Çıkmak için benim gitmemi mi beklemiş?  Kendini "an" a bırakamamak, binlerce soru üşüşen, tepemde uçan, 1-2 yanıt doğruluğu kesin olmayan.  Hissizlik de bir his mi? Ne pırpır içim, ne kızgın. Her şey öyle sıradan geliyor ki, bu durağanlık normal mi ya da neyi gösteriyor kestiremiyorum.  Büyük sarılmalar ile onu işe uğurladım, akşam dersim olduğu için dışarıdaydım...