Ana içeriğe atla

30.

 birinden severken vazgeçmek. 

Yazılarımın başından beri sarsılan bir evlilik içerisinde olduğumdan, bunda üzülerek benim de parmağım olduğundan ve psikolog koltuğunda hatalarımın sorumluluğunu almaya çalıştığımdan bahsetmiştim. 

Salı günü j. ile yaptığımız online görüşmede - covid riski sebebi ile ofise gitmemeyi tercih ettim - skype'ta kamerayı açtığım an ağlamaya başladım, ve neredeyse 1 saatlik görüşmenin sonuna kadar sık sık ağladım; uzunca bir süredir tecrübe etmediğim duygu boşalmasını yeniden yaşamak beni rahatlatsa da, artık bunu kendime daha fazla yapmamaya karar verdim. 

Neyi mi? 

Biri ile birlikte yaşayıp, kabaca görmezden gelinmeyi, duygularınız, hisleriniz yokmuşçasına sürekli terslenmeyi, yaptığınız her iyiliği aslında karşıdakinin iyilik değil de iticilik olarak algıladığını fark ettiğiniz o anlar bütününü. 

ya da moral vermeye çalışıp, onun kötü bir dönemden geçtiğini düşünürken daha fazla destek olmaya çalışıp; kendi düşüşüne müsade etmeden bir de karşıdakini kaldırmaya çalışıp terslenmeyi. 

güzel sözlerin kabul edilmemesini geçtim, karşıdakine kötü hissettirmesini ve daha bir sürü şey. 

Ne mi? 

eve mümkün mertebe geç gelmek, asla birlikte yemek yememek, işlerin hep yoğun olması, yorgunluk kisvesi altında sana surat asılması ama telefonda biri arayınca ona gülebilmek; pazar günleri evde olduğun tek günken dışarı çıkmak için bir bahane bulmak ve gecenin köründe geri gelmek.

Liste saydıkça uzayıp gidiyor; yazarken, yazdığımı tekrar okurken bile kendime neden bunu yaptığımı anlamıyorum. Amazon kadınıyım sanki, canım sürekli savaşmak, içim sonuna kadar mücadele etmek istiyor, ama ne uğruna bunu sürdürdüğümü bilmiyorum, ya da aslında hedefimin ne olduğu üzerine hiç düşünmüyor sürekli kendimi göz ardı ediyorum. Daha önce KENDİME DUYARSIZLAŞTIĞIMDAN bahsetmiştim değil mi? 

Bir anda dank etti, bir anda farkındalık geldi; sakin bir konuşmanın içerisinde gündüz gözü beni ayaküstü terslediği anlardan birindeydim; j. ile görüşmeme daha vardı. Onu uğurladım, kapıyı arkasından kapattım ve kendi kendime yeter dedim. bir iki arkadaşımı aradım, dertleştim ve kararımı verdiğimi söyledim, hakkımda hayırlısı dileklerini alıp bol gözyaşı olan psikolog görüşmesine girdim. 

Tek söyleyebildiğim şey "çok yorulduğum" oldu, kendimi dolu bir bardağa hala su doldurmaya çalışıyor gibi hissettiğimi söyledim; bardağın suçu yoktu; dolmuştu, iyilik güzellikle de dolu olsa daha fazla almaya yeri yoktu. Bense inatla, kendimi yora yora o bardağa ilave yapmaya devam ediyordum. 

instagramda karşıma çıkan bir metin geldi aklıma, "you can't make someone love you by giving them more of what they already don't appreciate" ; birine kıymetini halihazırda bilmediği şeyin daha fazlasını vererek sizi sevmesini sağlayamazsınız.  içimi acıta acıta defalarca okudum. Ben o bardağı doldurmaya çalıştıkça taşıyordu, ben her defasında daha yorgun, daha işe yaramaz hissediyordum, o ise karşımda bardağın hep dolu olmasına alışıyordu; kendime bunu daha fazla yapmamaya karar verdim. 

Akşam geldi, üzerini değiştirmesine fırsat vermeden konuşmak istediğimi söyledim, ya şimdiydi; ya hiçbir zaman. 

Çok sakindim, üzerimde vazgeçmişliğin sakinliği vardı. Babam öldüğünde, yapacak hiçbir şey olmadığını fark ettiğim anın sakinliği vardı. Sen ne kadar çabalarsan çabala, olmayacağını idrak ettiğin anın sakinliği. 

Karşısına oturdum, "hala birbirimizi güzel hatırlama lüksümüz varken dedim, anılarımızı ceplerimize dolduralım, bitirelim bu ilişkiyi. İkimiz de çok yorulduk, birbirimize bunu yapmayalım dedim. "

Hiç sesini çıkarmadı, biraz daha detaylandırdım, yine sesini çıkarmadı. O an bir kere daha o bardağın ne kadar dolu olduğunu, ve bir gram bile daha yeri olmadığını fark ettim. Bir şey diyor musun dedim, hayır dedi. Ne evet, ne seni kaybetmek istemiyorum hiçbir şey. bana müsaade et dedi sadece. İstediğin zaman senin olsun dedim, 12 yıllık ilişkiyi, neredeyse 7 yıllık evliliği bitirmek 3 dakikamı aldı; omuzlarımdan kalkan yük ile birlikte kendimi geliştirmek için yazıldığım kurslardan birinin online dersine girdim. Gözümde gram damla yaş yokken, evliliğimi bitirme kararı vermemişçesine dersi dinledim; güldüm. O içerde viskisini içerken, ütüsünü yaparken; bir şey sorduğumda "beni bi sal, bana soru sorma artık bilmiyorum" diye bağırırken içimden ne kadar doğru bir karar verdiğimi kendime hatırlattım; sakince koltuğumda arkama yaslandım ve içimden "saldım ya!" dedim. 

Ne demişler "bir şeyler hala mümkün olabilir, ama artık mühim değil" 

O akşam evden ayrılmaya karar verdim, bir süre dışarıda, evden uzakta kalmaya, arkadaşlarımın yanında nefeslenmeye, gücümü kısmen de olsa yeniden toplamaya ihtiyacım olduğunu hissettim. "yaralandığın yerde iyileşemezsin" diye okumuştum bir yerde, o cümleyi de zihnimin garip depolarından çıkarıp kulağıma küpe ettim, saçma birkaç eşya, spor kıyafetlerimi topladım, Google'da evi terk ederken alınması gereken eşyalar listesini okudum, ve kedimi öpüp koklayıp yeni aldığım taze çiçeklerimi bırakarak evden ayrıldım. 

Ertesi güne sesini duymak için aradım telefonu geldi, sonraki gün özledim mesajı, seni geri istiyorum, sensiz olamam mesajları. İnsanın içi soğur mu? Soğudum, sanki içim harıl harıl yanıyordu aşkla sevgiyle, ama kırgınlıklar birer buz küpü gibi içimi erite erite soğuttu. Kendim daha önemli geldim, çok yorgundum, artık boş sözlere, aksiyonsuz anlara yerim yoktu, kendimi korumayı seçtim. Bu ilişki devam edecekse, benim için çabalanması gerektiğini hissettim, ben artık çabalama sıramı savdığımdan eminim.

Evden ayrılmadan kendime bir video çektim, bugün dedim 7 Nisan 2021, ve ben neden bu ilişkiyi bitirmek istediğime dair video çekiyorum, unutmamak, kendime hatırlatmak için. Kolayca affetmemek için, onu çekerden de ağladım, o yorgun görüntüme üzüldüm, kendimin en iyi arkadaşı olarak sırtımı sıvazladım. videoyu yeni hayatımı güzelliklerle karşılamak için gülerek kapattım, gözyaşlarımı sildim; yeni bir fotoğraf çektim. Son zamanlarda verdiğim kilolardan sonra, incelmiş hatta küçücük kalmış yüzümle, yorgun gözlerime; solmaya yüz tutan kalbimle bir fotoğraf çektim; profil fotoğrafımı değiştirdim ve evi öylece terk ettim. 

Yarın sabah, neden bilmiyorum evime geri dönüyorum, bunu kendim istedim. Kendi rızası ile gidip, kaçmadan yüzleşmeye hazır geri dönen olmak istedim. Telefonumdan bütün fotoğraflarını sildim, hepsini bilgisayara aktardım, bir kere bile ağlamadan tüm tatillerimizi, güzel anlarımızı sildim. 

Ben yavaş yavaş gidiyorum, zihnimde ise sevgili Yalın'ın aynı şarkısı dönüp duruyor "günaydın, gittim ben." 

Umarım hayat, cesaretle adım atanların yanındadır. 

Sevgiler

S. 


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

4.

 Sanırım mola veremeyecek ve sonsuza kadar klavyeye dokunacağım, içimden bitmek bilmeyen bir enerj, paylaşma isteği, hatta haykırma isteği geliyor.   Anlattıklarım dağınık ve karışık olacak; zihin bu; kolay toplanmıyor namussuz, ama onu da zaman içerisinde dizginlemeyi, kontrol altına alıp, yönlendirmeyi öğreneceğim.  Geçtiğimiz haftalardan birinde, perşembe sabah tüm keyfimle uyanmıştım, gayet neşeli, yeni güne şükreder haldeydim; ama nedense bir anda huzurlu bir eve uyanmadığımı fark ettim; evin bireylerinden biri çok da keyifli uyanmamıştı anlaşılan.  Psikolog J.'nin dediği gibi, " depresyon hissi bulaşıcıdır, mümkünse o ortamdan kendini dışarı atmak gerekir " ; duraksadım. Havaya baktım, belli ki soğuk. Uyusam, zaman kaybı. Kalktım, üzerimi giyindim, kalınca bir kazak, mont, eldiven derken kapıda belirdim. "Nereye?" dedi, yürüyüşe çıkıyorum dedim ve arabayı aldığım gibi kendimi Caddebostan sahilde buldum.  Arabayı usulca park ettim ve neden oraya kadar ...

13.

Doğru neydi, neden bildiğimiz doğrulara yapışıp hayatlarımızı onların üzerine kuruyorduk? Doğru bildiklerimizin sarsılmayacağını kimden öğrenmiştik? Ya da doğrularımızın zamanaşımına uğramayıp, sonsuza kadar değişmeden aynı kalacağı varsayımını kim yüklemişti omuzlarımıza? Soru soruyu, olaylar başka soruları doğuruyor; hayat ve anlam aramalar sanki kocaman bir yumak ve çözdükçe daha çok dolanıyor. "Hıh şimdi oldu işte, çözdüm" dediğin an, alttan daha büyük bir büyük düğüm çıkıyor, hem de daha önce çözdüklerinin de aslında tam çözülmediğini inatla hatırlatıyor.  Ben kendi yumağımı bitirmeye yaklaştım sanırken, aslında o yumağın büyük bir kısmının kaldığını dün fark ettim. Yüzleşmenin ağır geldiği şey, "ilerliyorsun, aferin kızım" diye motive ederken kendimi, önüme çıkan ilk engelin tokat gibi yüzüme yapışması oldu.  Bu olaydan ders çıkarmaya çalışıyorum, aslında bunların da ilerlemenin bir parçası olduğunu, ilerlemenin can acıtmadan, yüzleştirmeden, çirkin yanlarınla...

31.

 pazartesi sabahı eve döndüm, sabah spora gidip arabamı park ettim; derin bir nefes alıp hala özleyebildiğim evimin zilini çaldım. beni kapıda karşıladı, tatlı kedim de arkasında. Yüzünde uzunca süredir görmediğim bir gülümseme, heyecandan nereye koyacağına bir türlü karar veremediği upuzun kolları.  Sarılmak, bildiğin yuvada soluklanmak, ama her şeyin aslında geçici olduğunu bilmek. özlendiğini fark etmek, havada asılı hasret kokusu, yine o gülümseme. eskiden her şey güzel ve çok aşıkken, dünyadaki en büyük sevginin bizim olduğuna eminken gördüğüm o gülümseme. Sahi neredeydi o gülümseme bunca zamandır? Çıkmak için benim gitmemi mi beklemiş?  Kendini "an" a bırakamamak, binlerce soru üşüşen, tepemde uçan, 1-2 yanıt doğruluğu kesin olmayan.  Hissizlik de bir his mi? Ne pırpır içim, ne kızgın. Her şey öyle sıradan geliyor ki, bu durağanlık normal mi ya da neyi gösteriyor kestiremiyorum.  Büyük sarılmalar ile onu işe uğurladım, akşam dersim olduğu için dışarıdaydım...