Ana içeriğe atla

22.

Arabadayım, Bolu Dağı'nı tırmanıyorum, hızım 160-180 arasında değişiyor. Bir yolculukta arabanın 195'e değince "hız limiti aşıldı" uyarısı verdiğini gördüm; arabaya güvenemeden hızımı düşürdüm ve bir daha o araba ile hız yapmadım. 

Birkaç hafta önce tek başıma  ilk kez yola çıktım, önce İstanbul-Ankara, sonrasında İstanbul-İzmir yaptım ve şimdi üçüncü haftamda yine yeniden yoldayım, İstanbul-Ankara yapıyorum. Neden bilmem son zamanlarda sıklıkla dinlediğim 5 şarkılık playlistimi evire çevire dinleyip, bağırarak söyleyip, çoğu şarkıyı da üstüste dinlemek suretiyle yol alıyorum. 

Bolu Dağı'nı tırmanırken camı açıyorum, zaten şehirlerarası yolda camı hiç kapatamıyorum uykum gelir diye. Mis gibi soğuk hava camdan içeri doluyor; bulutlar henüz birbirinden ayrılamamış, kocaman yekpare halde havada asılı duran bir beyazlık halinde süzülüyor. Güneş sağ camdan, aynadan hafifçe sırıtıyor, müziğim son ses, rüzgar eşlik ediyor, benim içimde akan bir huzur; hızımla birlikte yol alıyoruz. Huzur bana eşlik ediyor, her yolculukta biraz daha büyüdüğümü hissediyorum, her yol daha da olgunlaştırıyor sanki beni. 

Manzara güzel, ben güzelim, kendimle bu güzelliği paylaşmak istiyor ve arabayı durduruyorum. En sağ şeride, oradan emniyet şeridine süzülüyorum, usulca yavaşlıyorum, araba sakinledikçe müziğin sesi yükseliyor sanki. Montumu almaya gerek duymadan; telefonum elimde arabadan iniyorum. İçime o soğuk dağ havasını çekiyorum, o serinlik ciğerlerimden  süzülüp içimi ferahlatıyor. Manzaraya bakıyorum, bir daha derin bir nefes ve içimden gözyaşlarım yükseliyor. Soğuktan mı, mutluluktan mı ayırt edemiyorum ama gözümden yaşların süzülmesine müsaade ediyorum. Yanıma aldığım ve hafif acımaya başlamış yeşil çayımdan bir yudum alıyorum, hayat güzel, her şeye rağmen devam etmek, ilerlemek güzel. Küçük detayların keyfine varabilmek, kıymet bilmek güzel. Dua ediyorum, hem şükrediyor hem de teşekkür ediyorum. O anda, oradayım, kıymet bilenlerden biriyim ve an'dayım. Tadını çıkarıp arabaya biniyorum, şarkım kaldığı yerden devam ediyor. 

Ben, tam olarak ne olduğunu bilmediğim bir yükümü Bolu Dağı'nda bırakıp yoluma devam ediyorum. 

Sevgiler

S. 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

4.

 Sanırım mola veremeyecek ve sonsuza kadar klavyeye dokunacağım, içimden bitmek bilmeyen bir enerj, paylaşma isteği, hatta haykırma isteği geliyor.   Anlattıklarım dağınık ve karışık olacak; zihin bu; kolay toplanmıyor namussuz, ama onu da zaman içerisinde dizginlemeyi, kontrol altına alıp, yönlendirmeyi öğreneceğim.  Geçtiğimiz haftalardan birinde, perşembe sabah tüm keyfimle uyanmıştım, gayet neşeli, yeni güne şükreder haldeydim; ama nedense bir anda huzurlu bir eve uyanmadığımı fark ettim; evin bireylerinden biri çok da keyifli uyanmamıştı anlaşılan.  Psikolog J.'nin dediği gibi, " depresyon hissi bulaşıcıdır, mümkünse o ortamdan kendini dışarı atmak gerekir " ; duraksadım. Havaya baktım, belli ki soğuk. Uyusam, zaman kaybı. Kalktım, üzerimi giyindim, kalınca bir kazak, mont, eldiven derken kapıda belirdim. "Nereye?" dedi, yürüyüşe çıkıyorum dedim ve arabayı aldığım gibi kendimi Caddebostan sahilde buldum.  Arabayı usulca park ettim ve neden oraya kadar ...

13.

Doğru neydi, neden bildiğimiz doğrulara yapışıp hayatlarımızı onların üzerine kuruyorduk? Doğru bildiklerimizin sarsılmayacağını kimden öğrenmiştik? Ya da doğrularımızın zamanaşımına uğramayıp, sonsuza kadar değişmeden aynı kalacağı varsayımını kim yüklemişti omuzlarımıza? Soru soruyu, olaylar başka soruları doğuruyor; hayat ve anlam aramalar sanki kocaman bir yumak ve çözdükçe daha çok dolanıyor. "Hıh şimdi oldu işte, çözdüm" dediğin an, alttan daha büyük bir büyük düğüm çıkıyor, hem de daha önce çözdüklerinin de aslında tam çözülmediğini inatla hatırlatıyor.  Ben kendi yumağımı bitirmeye yaklaştım sanırken, aslında o yumağın büyük bir kısmının kaldığını dün fark ettim. Yüzleşmenin ağır geldiği şey, "ilerliyorsun, aferin kızım" diye motive ederken kendimi, önüme çıkan ilk engelin tokat gibi yüzüme yapışması oldu.  Bu olaydan ders çıkarmaya çalışıyorum, aslında bunların da ilerlemenin bir parçası olduğunu, ilerlemenin can acıtmadan, yüzleştirmeden, çirkin yanlarınla...

31.

 pazartesi sabahı eve döndüm, sabah spora gidip arabamı park ettim; derin bir nefes alıp hala özleyebildiğim evimin zilini çaldım. beni kapıda karşıladı, tatlı kedim de arkasında. Yüzünde uzunca süredir görmediğim bir gülümseme, heyecandan nereye koyacağına bir türlü karar veremediği upuzun kolları.  Sarılmak, bildiğin yuvada soluklanmak, ama her şeyin aslında geçici olduğunu bilmek. özlendiğini fark etmek, havada asılı hasret kokusu, yine o gülümseme. eskiden her şey güzel ve çok aşıkken, dünyadaki en büyük sevginin bizim olduğuna eminken gördüğüm o gülümseme. Sahi neredeydi o gülümseme bunca zamandır? Çıkmak için benim gitmemi mi beklemiş?  Kendini "an" a bırakamamak, binlerce soru üşüşen, tepemde uçan, 1-2 yanıt doğruluğu kesin olmayan.  Hissizlik de bir his mi? Ne pırpır içim, ne kızgın. Her şey öyle sıradan geliyor ki, bu durağanlık normal mi ya da neyi gösteriyor kestiremiyorum.  Büyük sarılmalar ile onu işe uğurladım, akşam dersim olduğu için dışarıdaydım...