Ana içeriğe atla

18.

 Yeni şeyler denemeye ne kadar açığız? Mevcut, süregelen alışkanlıklarımızı değiştirmeye, yeniye adapte olmaya ne kadar istekliyiz? Düzenimizi değiştirecek, hayatımızı değiştirecek cesaretimiz var mı? 

Zihnimde bu sorular dolanıp duruyor, doğru bir şemaya oturtamadığım için soruların yanıtlarından da ürküyorum. Tam yatacakken bilgisayarı kucağıma alıp, aklıma gelecek ilk yanıtları toparlama isteğim de bu yüzden sanırım. 

Hayat hep akıyor, sen durmuşsun, başına bir şey gelmiş; beklemiyor, dinlemiyor, hayat seni anlamaya çalışmıyor; hayat bildiğini okuyor sen de onunla birlikte devam ediyorsun. Sen yolunu değiştiriyorsun, farklı alternatifler deniyorsun, o o kadar uyumlu ki yeni yolda da yeni alternatiflerde de seninle birlikte yürümeye devam ediyor. 

Hayat akıp giderken, mutlu olmadığımız anlar olduğunu fark ediyoruz; ya da doğru gelmeyen bir şeyler yaşadığımızı, yine de inatla ve adına "umut" diyerek sürdürmeyi tercih ediyoruz. Daha önce de bahsetmiştim, hepimiz aslında bir şeyleri değiştirmeyi denemez ve şikayet ettiğimiz hayatlarımızın içine tıkılıp kalırken aslında bunu isteyerek yapıyoruz. Değişmek istemeden, bir şeyleri değiştirmeden sonucun değişmesini, şikayet ettiğimiz şeylerin iyileşmesini bekliyoruz. Kendimizi bu derin dehlizlere, bitmek bilmez kuyulara atıp kayboluşlarımız da bu yüzden. 

Sakince düşünüyorum; mutlu olmadığım bir ilişkiyi, düzeleceğine inanarak sürdürürken aslında ben bu mutsuz ilişkiyi tercih ediyorum; umut adı altında kendime bahaneler satıp, yine kendim o bahanelere inanıyorum. Korktuğum ya da karşısında rahat duramadığım şey cesaretsizliğim değil aslında, değişime / dönüşüme hazır olmayışım. Bu "comfort zone"u bırakmaya hazır değilim. Kendimi cendereye sıkıştırmış gibi hissediyorum, kararsızlığım beni daha da sıkıştırıyor. Zamana bıraksam, çabasız hissedeceğim; ben bitirsem suçlu hissedeceğim, onu bitirmesi için zorlasam ya da ona itiraf ettirsem vicdan azabı çekeceğim. İncecik bir ipin üzerinde; karşıya geçmeye çalışıyorum, öylesine ortasındayım ki her şeyin; ya geri döneceğim ya da yolu bitireceğim. Geri dönülecek yol kısa ve bilindik, ilerlemek ve yeni yola girmek ise; meşaketli, alışılmadık, tanıdıklıktan uzak ve bilinmez. 

Keşke bir çırpıda doğru karar verme yolları olsaydı, yazmak, çizmek, duyguları ayrıştırmak, ileriden birkaç kare görüp, birkaç ipucuna haiz olmak gibi. Utanmadan, ne güzel her şeyin kolayını istiyorum değil mi? 

Ama yürüdüğüm bu farkındalık, kendini bilme, kendini tanıma yolunun; zorlu olacağını biliyordum; kolay yolun kalıcı ve tatminkar olmadığını defalarca tecrübe ettim. Şimdi eski kabukları kaldırıp kanatma, yeni yaraları da hafifçe; doğru şekilde sarma zamanı.

Biraz sabır, biraz daha hazırlık. Güzel günler yakın, inanıyorum.

Sevgiler

S. 


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

4.

 Sanırım mola veremeyecek ve sonsuza kadar klavyeye dokunacağım, içimden bitmek bilmeyen bir enerj, paylaşma isteği, hatta haykırma isteği geliyor.   Anlattıklarım dağınık ve karışık olacak; zihin bu; kolay toplanmıyor namussuz, ama onu da zaman içerisinde dizginlemeyi, kontrol altına alıp, yönlendirmeyi öğreneceğim.  Geçtiğimiz haftalardan birinde, perşembe sabah tüm keyfimle uyanmıştım, gayet neşeli, yeni güne şükreder haldeydim; ama nedense bir anda huzurlu bir eve uyanmadığımı fark ettim; evin bireylerinden biri çok da keyifli uyanmamıştı anlaşılan.  Psikolog J.'nin dediği gibi, " depresyon hissi bulaşıcıdır, mümkünse o ortamdan kendini dışarı atmak gerekir " ; duraksadım. Havaya baktım, belli ki soğuk. Uyusam, zaman kaybı. Kalktım, üzerimi giyindim, kalınca bir kazak, mont, eldiven derken kapıda belirdim. "Nereye?" dedi, yürüyüşe çıkıyorum dedim ve arabayı aldığım gibi kendimi Caddebostan sahilde buldum.  Arabayı usulca park ettim ve neden oraya kadar ...

13.

Doğru neydi, neden bildiğimiz doğrulara yapışıp hayatlarımızı onların üzerine kuruyorduk? Doğru bildiklerimizin sarsılmayacağını kimden öğrenmiştik? Ya da doğrularımızın zamanaşımına uğramayıp, sonsuza kadar değişmeden aynı kalacağı varsayımını kim yüklemişti omuzlarımıza? Soru soruyu, olaylar başka soruları doğuruyor; hayat ve anlam aramalar sanki kocaman bir yumak ve çözdükçe daha çok dolanıyor. "Hıh şimdi oldu işte, çözdüm" dediğin an, alttan daha büyük bir büyük düğüm çıkıyor, hem de daha önce çözdüklerinin de aslında tam çözülmediğini inatla hatırlatıyor.  Ben kendi yumağımı bitirmeye yaklaştım sanırken, aslında o yumağın büyük bir kısmının kaldığını dün fark ettim. Yüzleşmenin ağır geldiği şey, "ilerliyorsun, aferin kızım" diye motive ederken kendimi, önüme çıkan ilk engelin tokat gibi yüzüme yapışması oldu.  Bu olaydan ders çıkarmaya çalışıyorum, aslında bunların da ilerlemenin bir parçası olduğunu, ilerlemenin can acıtmadan, yüzleştirmeden, çirkin yanlarınla...

31.

 pazartesi sabahı eve döndüm, sabah spora gidip arabamı park ettim; derin bir nefes alıp hala özleyebildiğim evimin zilini çaldım. beni kapıda karşıladı, tatlı kedim de arkasında. Yüzünde uzunca süredir görmediğim bir gülümseme, heyecandan nereye koyacağına bir türlü karar veremediği upuzun kolları.  Sarılmak, bildiğin yuvada soluklanmak, ama her şeyin aslında geçici olduğunu bilmek. özlendiğini fark etmek, havada asılı hasret kokusu, yine o gülümseme. eskiden her şey güzel ve çok aşıkken, dünyadaki en büyük sevginin bizim olduğuna eminken gördüğüm o gülümseme. Sahi neredeydi o gülümseme bunca zamandır? Çıkmak için benim gitmemi mi beklemiş?  Kendini "an" a bırakamamak, binlerce soru üşüşen, tepemde uçan, 1-2 yanıt doğruluğu kesin olmayan.  Hissizlik de bir his mi? Ne pırpır içim, ne kızgın. Her şey öyle sıradan geliyor ki, bu durağanlık normal mi ya da neyi gösteriyor kestiremiyorum.  Büyük sarılmalar ile onu işe uğurladım, akşam dersim olduğu için dışarıdaydım...