Ana içeriğe atla

17.

 Aynı şarkıyı kaç kere dinler, şarkıları nasıl dinlemeyi tercih edersiniz ya da? Bana  -ilginçtir ki-  çocukluğumdan beri müzik gürültü olarak gelir. 

İlkokulda zorla org çalmak için kursa gönderildim ve nefret ettim, sürekli "demo" tuşuna basıp kendimi düğünlerde gibi hissedip orgla dalga geçtim. Ortaokulda kanun çalma isteğim, Türk sanat müziği sevmediğim gerekçesi ile reddedildi, sonrasında Özdemir Erdoğan'ın o zamanki aklımla "pedofili" içerikli olduğu için eleştirildilğinden bihaber "keman öğretmen"i şarkısına bayılmamdan mütevellit  keman çalmak istedim, o isteğim de orgdaki kötü tecrübem ve "maymun iştahım" yüzünden reddolunca müzikten buz gibi soğudum.

Nasıl bir zihin yapısıysa benimki ölesiye tüme varımcı; asla tümden gelimci değil, müzik aletlerini çalamıyorsam o zaman müzik de dinlemeyeyim bari diye bırakıvermişim hepsini. O yüzden müziğin hep gürültü olduğunu düşünmüşümdür, otururken arka planda çalan her şarkı, mırıldanılan her nota ilgimi dağıtmıştır ve ortamın yaşlı teyzesi gibi "biraz kısabilir misiniz?" diye talepte bulunmuşumdur. 

Kestirip atmak, üzerine düşmeden kaçmak, kendini buna maruz bırakmamak için, kendini o konu ne ise ondan mahrum bırakmak da sanırım J. nin tabi ile KENDİNE DUYARSIZLAŞMA' nın başka bir örneği; çocukluğumda bile bir şekilde yer etmiş olması canımı acıttı. 

Can acıması demişken, ben aynı şarkıyı canımı acıtana acıtana, gözlerimi doldurup, şarkıdan kusturana kadar dinlerim; 50 kere üstüste aynı şarkıyı dinlemişliğim vardır mesela. Sonrasında da hep beklendik sona gelir; bıkar ve bir daha hiç dinlemem. 

Tıpkı gerçek hayatımdaki ben gibi, sonsuza kadar çabalar, kendimi o çabama karşılık alamayıncaya kadar kustururum ve arkama bile bakmadan giderim. 

Bu aralar kendimi tanıyorum, anlamaya çalışarak tanıyorum ve gördüğüm, yüzleşmek zorunda kaldığım kişiden pek memnun olduğumu söyleyemem; kendimi kocaman bir "yalan balonuna" hapsedip gezdirmişim gibi hissediyorum. 

"Yalan balonunda seyahat", ne keyifli bir tabir içeriğinin aksine...

Sevgiler

S. 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

4.

 Sanırım mola veremeyecek ve sonsuza kadar klavyeye dokunacağım, içimden bitmek bilmeyen bir enerj, paylaşma isteği, hatta haykırma isteği geliyor.   Anlattıklarım dağınık ve karışık olacak; zihin bu; kolay toplanmıyor namussuz, ama onu da zaman içerisinde dizginlemeyi, kontrol altına alıp, yönlendirmeyi öğreneceğim.  Geçtiğimiz haftalardan birinde, perşembe sabah tüm keyfimle uyanmıştım, gayet neşeli, yeni güne şükreder haldeydim; ama nedense bir anda huzurlu bir eve uyanmadığımı fark ettim; evin bireylerinden biri çok da keyifli uyanmamıştı anlaşılan.  Psikolog J.'nin dediği gibi, " depresyon hissi bulaşıcıdır, mümkünse o ortamdan kendini dışarı atmak gerekir " ; duraksadım. Havaya baktım, belli ki soğuk. Uyusam, zaman kaybı. Kalktım, üzerimi giyindim, kalınca bir kazak, mont, eldiven derken kapıda belirdim. "Nereye?" dedi, yürüyüşe çıkıyorum dedim ve arabayı aldığım gibi kendimi Caddebostan sahilde buldum.  Arabayı usulca park ettim ve neden oraya kadar ...

13.

Doğru neydi, neden bildiğimiz doğrulara yapışıp hayatlarımızı onların üzerine kuruyorduk? Doğru bildiklerimizin sarsılmayacağını kimden öğrenmiştik? Ya da doğrularımızın zamanaşımına uğramayıp, sonsuza kadar değişmeden aynı kalacağı varsayımını kim yüklemişti omuzlarımıza? Soru soruyu, olaylar başka soruları doğuruyor; hayat ve anlam aramalar sanki kocaman bir yumak ve çözdükçe daha çok dolanıyor. "Hıh şimdi oldu işte, çözdüm" dediğin an, alttan daha büyük bir büyük düğüm çıkıyor, hem de daha önce çözdüklerinin de aslında tam çözülmediğini inatla hatırlatıyor.  Ben kendi yumağımı bitirmeye yaklaştım sanırken, aslında o yumağın büyük bir kısmının kaldığını dün fark ettim. Yüzleşmenin ağır geldiği şey, "ilerliyorsun, aferin kızım" diye motive ederken kendimi, önüme çıkan ilk engelin tokat gibi yüzüme yapışması oldu.  Bu olaydan ders çıkarmaya çalışıyorum, aslında bunların da ilerlemenin bir parçası olduğunu, ilerlemenin can acıtmadan, yüzleştirmeden, çirkin yanlarınla...

31.

 pazartesi sabahı eve döndüm, sabah spora gidip arabamı park ettim; derin bir nefes alıp hala özleyebildiğim evimin zilini çaldım. beni kapıda karşıladı, tatlı kedim de arkasında. Yüzünde uzunca süredir görmediğim bir gülümseme, heyecandan nereye koyacağına bir türlü karar veremediği upuzun kolları.  Sarılmak, bildiğin yuvada soluklanmak, ama her şeyin aslında geçici olduğunu bilmek. özlendiğini fark etmek, havada asılı hasret kokusu, yine o gülümseme. eskiden her şey güzel ve çok aşıkken, dünyadaki en büyük sevginin bizim olduğuna eminken gördüğüm o gülümseme. Sahi neredeydi o gülümseme bunca zamandır? Çıkmak için benim gitmemi mi beklemiş?  Kendini "an" a bırakamamak, binlerce soru üşüşen, tepemde uçan, 1-2 yanıt doğruluğu kesin olmayan.  Hissizlik de bir his mi? Ne pırpır içim, ne kızgın. Her şey öyle sıradan geliyor ki, bu durağanlık normal mi ya da neyi gösteriyor kestiremiyorum.  Büyük sarılmalar ile onu işe uğurladım, akşam dersim olduğu için dışarıdaydım...