Ana içeriğe atla

15.

"Ayna ayna söyle bana, var mı benden güzeli bu dünyada?" 

Çocukluğumdan beri aynada kendime bakar, aynada kendimle konuşurdum. Bunu çocuk yaşta bile delilik olarak görmez, içten içte aynada gördüğümün benim en yakınım olduğunu, en karanlık ve en aydınlık yanlarımın koruyucusu olduğunu bilirdim. O yüzden çocuk aklımın tüm günahlarını, ya da en mutlu anlarımı koşa koşa yine ayna karşısında kendime söylerdim. Kötü olanları kısık sesle, iyi olanları ise kendi sesimle; mutluluğumu seyrede seyrede söyler, ev müsaitse uzun uzun; yoksa kısacık özetler ve her şeyi aynaya kaydederdim. 

Bu alışkanlığım seneler boyunca devam etti, hatta ergenlikte dümdüz olan çok sevdiğim pırasa saçlarım kabardığında ve çirkinleşmeye başladığımda bile aynı karşısına geçer, kendimi saçlarımın düzeleceğine dair telkin ederdim, bazen de büyüdüğüm için kendime kızardım; o aklıma büyümek çirkinleşmek gibi gelirdi; ya da gerçekten büyüyene kadar araf bir çirkinlik haliydi. 

Aynanın karşısında geçen uzun zamanlardan sonra, bu hareketimi zaman zaman çocuksu bulup; büyüdükçe çirkinleşilmesine ithafen pamuk prensesin kötü kalpli üvey annesi repliğimi mırıldanırdım "Ayna ayna söyle bana, var mı benden güzeli bu dünyada?"  Aslında aynadan cevap beklemiyordum; ama cevap verebilecek olsa yok demesini de istemezdim. Çünkü yok dese, gerçeği söylemediğini bilir o aynaya küserdim. Ayna bana kendime, gözlerimin içine baka baka, varsa kusurum onlarla güzel olduğumu gösterdi hep, ben de o aynaya böylece hep dürüst kaldım. 

Her şeyin ve herkesin gelip geçici olduğu şu dünya düzeninde, benimle birlikte kalıcı olan tek şeyin sahip çıkmaktan hiç vazgeçmediğim aynam olması beni son günlerde güvende hissettiriyor. 

Sevgiler

S.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

4.

 Sanırım mola veremeyecek ve sonsuza kadar klavyeye dokunacağım, içimden bitmek bilmeyen bir enerj, paylaşma isteği, hatta haykırma isteği geliyor.   Anlattıklarım dağınık ve karışık olacak; zihin bu; kolay toplanmıyor namussuz, ama onu da zaman içerisinde dizginlemeyi, kontrol altına alıp, yönlendirmeyi öğreneceğim.  Geçtiğimiz haftalardan birinde, perşembe sabah tüm keyfimle uyanmıştım, gayet neşeli, yeni güne şükreder haldeydim; ama nedense bir anda huzurlu bir eve uyanmadığımı fark ettim; evin bireylerinden biri çok da keyifli uyanmamıştı anlaşılan.  Psikolog J.'nin dediği gibi, " depresyon hissi bulaşıcıdır, mümkünse o ortamdan kendini dışarı atmak gerekir " ; duraksadım. Havaya baktım, belli ki soğuk. Uyusam, zaman kaybı. Kalktım, üzerimi giyindim, kalınca bir kazak, mont, eldiven derken kapıda belirdim. "Nereye?" dedi, yürüyüşe çıkıyorum dedim ve arabayı aldığım gibi kendimi Caddebostan sahilde buldum.  Arabayı usulca park ettim ve neden oraya kadar ...

13.

Doğru neydi, neden bildiğimiz doğrulara yapışıp hayatlarımızı onların üzerine kuruyorduk? Doğru bildiklerimizin sarsılmayacağını kimden öğrenmiştik? Ya da doğrularımızın zamanaşımına uğramayıp, sonsuza kadar değişmeden aynı kalacağı varsayımını kim yüklemişti omuzlarımıza? Soru soruyu, olaylar başka soruları doğuruyor; hayat ve anlam aramalar sanki kocaman bir yumak ve çözdükçe daha çok dolanıyor. "Hıh şimdi oldu işte, çözdüm" dediğin an, alttan daha büyük bir büyük düğüm çıkıyor, hem de daha önce çözdüklerinin de aslında tam çözülmediğini inatla hatırlatıyor.  Ben kendi yumağımı bitirmeye yaklaştım sanırken, aslında o yumağın büyük bir kısmının kaldığını dün fark ettim. Yüzleşmenin ağır geldiği şey, "ilerliyorsun, aferin kızım" diye motive ederken kendimi, önüme çıkan ilk engelin tokat gibi yüzüme yapışması oldu.  Bu olaydan ders çıkarmaya çalışıyorum, aslında bunların da ilerlemenin bir parçası olduğunu, ilerlemenin can acıtmadan, yüzleştirmeden, çirkin yanlarınla...

31.

 pazartesi sabahı eve döndüm, sabah spora gidip arabamı park ettim; derin bir nefes alıp hala özleyebildiğim evimin zilini çaldım. beni kapıda karşıladı, tatlı kedim de arkasında. Yüzünde uzunca süredir görmediğim bir gülümseme, heyecandan nereye koyacağına bir türlü karar veremediği upuzun kolları.  Sarılmak, bildiğin yuvada soluklanmak, ama her şeyin aslında geçici olduğunu bilmek. özlendiğini fark etmek, havada asılı hasret kokusu, yine o gülümseme. eskiden her şey güzel ve çok aşıkken, dünyadaki en büyük sevginin bizim olduğuna eminken gördüğüm o gülümseme. Sahi neredeydi o gülümseme bunca zamandır? Çıkmak için benim gitmemi mi beklemiş?  Kendini "an" a bırakamamak, binlerce soru üşüşen, tepemde uçan, 1-2 yanıt doğruluğu kesin olmayan.  Hissizlik de bir his mi? Ne pırpır içim, ne kızgın. Her şey öyle sıradan geliyor ki, bu durağanlık normal mi ya da neyi gösteriyor kestiremiyorum.  Büyük sarılmalar ile onu işe uğurladım, akşam dersim olduğu için dışarıdaydım...