Evde oturulan bir cumartesiden merhaba, buraya geri geldiğimden beri omzumdan birer birer atlıyor yükler, ben bile atmıyorum, atlıyorlar. İnadına, her şeye rağmen, sana, kendini bıraksan iki saniyede etrafını sarıp sarmayalacak negatif düşünce yığınına rağmen; sen yürümeye devam ettikçe bir bir düşüyorlar yakandan.
İnsan; gücünü, yapabileceklerini nasıl bu kadar farkında olmaz, her şey nasıl bu kadar zor gözükürken kolay olabilir, ya da aslında en kolay gözüken nasıl bu kadar zor olabilir? Hiçbir şeyin gerçekten de göründüğü gibi olmadığını anladığım dünyaya giriş yaptım, bildiklerimiz bir anda nasıl da ters yüz oluyor sahi. Demek ki neymiş, bildiklerimize körü körüne yapışmamak, doğruların da değişebileceğini kendimize sürekli hatırlatmamız gerekiyormuş, bir zaman sonra hatırlatmaya gerek kalmadan içselleştireceğimizi ve üzerine yeni bir dünya kuracağımızı hayal etmekten kendimi alamıyorum.
Sahi, tüm hayatımızı 3-7 yaş arasında öğrendiklerimizin üzerine mi kurguluyoruz? Öyle demişti Piraye, Seyir kitabında. Yani ben en son 7 yaşında öğrenmiş olsam, şu an neredeyse 35 olduğum düşüncesiyle; 28 yıldır hiç sorgulamadan aynı öğretinin üzerinden bir hayat sürüyorum. Ne kadar korkunç geliyor düşününce. Kendimizi büyüyor sanırken, aslında 3-7 yaş aralığına sıkışmışız, büyüyen dış dünya olaylarına ise bu yaş aralığı üzerinden tepki vermişiz, e dolayısı ile bir tıkanıklık hali senelerce çözümsüz durmuş. O kilidi kaldırıp, zamanda yolculuk yapıp 3-7 yaş öğretilerini eşelemediğimiz sürece de yol almak, ilerlemeye devam etmek mümkün değil gibi gözüküyor. Belki eşelediğimizde, bu öğretilerin hala geçerli ve doğru olduğunu göreceğiz, bu da mümkün; ama denemeden öğrenme şansımız olmayacak.
Sahilde yürüyüş yaptığım akşamlardan birinde, arkadaşım Ö. ile ilişkiler ve aile bağları üzerine sohbet ederken, şu sözcükler süzülüverdi dudaklarımdan "bize sevmeyi doğru öğretmemişler, görmemişiz biz doğru sevmenin, ilişki kurmanın ne demek olduğunu", kendi söylediğimin netliğine şaşırdım, duraksadım, cümlemi sindirdim ve gerçekten de aslında ne kadar ilişki yoksunu çocuklar olarak bugünlere geldiğimizi düşündüm. Biz ki okumuş, aklı kesen, ayakları üzerinde duran kadınlardık, biz bile bir ilişkide ne olması gerektiğini, neyin doğru ya da neyin yanlış olduğunu; ya da bize yanlış gelen bir olayı sürdürmenin ne kadar süre tolere edilebilir olduğunu bilmiyorduk.
Bu eksiklik canımı acıttı, anne ve babamın ilişkisini düşündüm. Mutlu bir ilişkinin çocuğu muydum, gözümün önünde sorunlar yaşandı ve çözümler yine gözümün önünde bulundu mu bilmiyordum. Eşelemem gereken ikinci bir konu karşıma çıktı, babam artık olmadığına göre, sakin zamanlardan birinde annemi karşıma alıp ilişki dinamiklerini ondan dinlemem, anlamam ve sonrasında kalıtsal olmayan bu mirasın ne kadarını üzerimde taşıdığımı öğrenmem gerekiyordu.
İnsanın en büyük lükslerinden biri, tozlu rafların arasından kendine bakıp, kendini çekip çıkarabilme cesaretini gösterebilmesi; üstelik çekip çıkarsa bile ne halde olacağını bilmeden.
Çok sevdiğim bir aile büyüğüme zaman evvel neden psikologa gitmediğini sorduğumda, "oraya gidip mesai harcamak lazım, bir de o mesaiden sonra karşına çıkacaklarla yüzleşmeye hazır olman; ben değilim; bundan kaçmak ya da bunu ertelemek daha kolayıma geliyor." demişti açıklıkla.
Kendi kabuğunda, her şey yolunda gibi davranmaya devam etmek, kendini HİÇE SAYA SAYA, kendini görmezden gelmek büyük bir KENDİNE DUYARSIZLAŞMAYDI ve bu bence hepimizin ortak sorunuydu.
Sevgiler
S.
Yorumlar
Yorum Gönder