Üzerimizdeki yükleri bırakmak ve ilişkilerde ya ruh hallerinde "toksik" kelimesinin anlamı üzerine bir yazı yazmak istedim.
Dün akşam 7. Koğuştaki Mucize filmini izliyorduk akşam, temel olarak engelli bir baba, 7-8 yaşlarındaki kızı ve babanne figürünün Muğla'nın deniz kenarı bir köyündeki hayatları ve onun değişimi. Filmin her karakteri ayrı ayrı döktürmüş, izlerken oyunculuğu sakil duran tek kişi, çocuk figüranlardan biriydi; ona da lazca şive yaptırdıkları için kulağıma alışılmadık geldi o kadar.
Tabii baba - kız konuları, Haziran ayında babasını kaybetmiş benliğim için biraz hassas; her ne kadar artık gözyaşı dökmesem de, özlemek, hasret çekmek, arayıp istediğinde ulaşamamanın verdiği hayal kırıklığı hissi baki. Rasyonel bakış açısıyla ise, giden gitti; tabii ki yeniden ulaşamayacağımı, eskisi gibi bir iletişim kuramayacağımı biliyorum ama ara ara gelen bu özlem hissine de sırtımı dönmemeyi, geldiğinde gönlümce yaşamayı tercih ediyorum.
Babamın ölümünden sonra, etraf ne kadar "kalabalık" olsa da, ben kendi "çekirdek ailemin" içinde bile çok yalnız hissettim. Bu acıya ortak olabilecek kimse yoktu, herkes acısını kendi yaşamalıydı. Başkasının bana bu yüzden acımasını, sempati duymasını bile istemedim. Nitekim, sanılanın aksine pandemi bana çok iyi hissettirdi; uzun zamandır kendime bir türlü fırsatını sunmadığım yalnızlık; altın tabakta önüme sunuldu.
Pandemiyi bahane edip, başsağlığına bile pek kimseyi kabul etmedim, yalnızca çok sevdiğim insanların telefonlarına çıkıp, görüşmek istediklerime açtım kapılarımı yavaş yavaş. Ve yeni hayatıma, sadece yanımda olmasını istediklerimi dahil ettim.
İlişkim yavaş yavaş ölüyor demiştim ya, işte o zamanlarda başladı uzaklık hissi. Birinin sana yetemeyeceği hissi iliklerime kadar işledi, "yalnız doğdun tabii ki yalnız öleceksin" cümlesi tüm zihnimi sarmaladı. O hep kaçtığım yalnızlığın, aslında yalnızlık olmadığını; insanın kendiyle olduğunda en büyük kalabalıkların bile veremediği o sevgiyle kendini sarabileceğini çok sonra anladım. Hayatımda kendime verdiğim en büyük derslerden biriydi bunca zaman kaçıp durduğum, "yalnızlık" denen şeyin aslında kendime denk oluşu.
Nitekim film dün beni ziyadesiyle sarstı, babama sarılmak, onu kucaklamak, kokusunu içime çekmek istedim. Nice şımarıklıklar yapmak, 35 yaşında olsan bile onun tarafından kucaklanmak istedim; birikmiş tüm gözyaşlarımı akıttım, içime içime, bazen sesli ağladım. Yanımda ise, yerinden hiç kalkmadan, saçımı bir an okşamaktan tereddüt eden bir adam vardı. O an üzüntüme bir yenisini daha ekledim, daha çok ağladım. Gözyaşlarım bittiğinde, film de bitmişti; bir süre daha koltuğa çakıldım ve kısa zaman sonra dişlerimi fırçalamaya gittiğimde aynada kendime baktım. Yine bir dank ediş, yine istemsiz bir yüzleşme, "zaten kaç aydır tek başınasın, ne bekliyordun ki?" Doğru soru, hem "NE BEKLİYORDUN?", hem de "NEDEN BEKLİYORDUN?" , hani anlamıştın tek başına olmanın güzelliğini, güçlüydün tek başına, "NE OLDU?"
Silkelendim, kendime yaptığımdan utandım, aynada gözlerimin içine baktım ve dedim ki; "evet öğrendim hepsini ama nedense o varken, ondan istiyorum bu ilgiyi, şefkati". Çocuk gibi geldim kendime, varlığını o güne kadar hiç bilmediği bir oyuncağa sahip olmak için ısrar eden çocuk gibi.
O an üzerimden bir ağırlık kendini usulca yere bıraktı, ayaklarımın dibine omuzlarımdan bir pelerin süzüldü sanki. "Sana bu kadar kayıtsız kalan biri için, neden hala bu istek?" doğru soru, "NEDEN?", kendime cevap veremedim, aklıma gelen tek kelime şu oldu, "toksik" yani "zehirli" ve o an bu durumun içine kendimi nasıl düşürdüğümü, nasıl bu noktaya geldiğimi anlamak için minik bir yüzleşme yaşanması gerektiğine karar verdim.
Yüzleşme henüz yaşanmadı, ya da ben nasıl buraya geldiğimi bulamadım ama zaman içerisinde buraya odaklanacağım, şimdilik durmayı tercih ediyorum, henüz yeni bir "KENDİNE DUYARSIZLAŞ-MA" adımına hazır değilim.
Toksik ilişki nedir diyenler için; kısaca "En temel haliyle kendinizi daha iyi hissetmenizi sağlaması gerekirken olduğunuzdan daha kötü hissetmenize sebep olan ilişkilere toksik ilişkiler deniyor"
Yorumlar
Yorum Gönder