Babamın görevi sebebiyle hep lojmanlarda oturduk, lojmanların da standart görünümleri vardı ve sanırım balkona çiçek asmamak, görünecek şekilde çiçek yetiştirmemek de onlardan biriydi. Hiçbir çocukluk anımda, oturduğumuz evlerde balkonlardan sarkan çiçekler hatırlamıyorum, tüm bitkiler sevenleri tarafından evlerinin içinde yetiştiriliyordu. Bizim evde de aşk merdivenleri, difenbahyalar, kauçuk ağaçları, benjaminler vardı. Bu bitkilerin ortak özellikleri hepsinin yeşil olması ve hiç çiçek açmıyor olmalarıydı. Annem her defasında "çiçekleri çok seviyorum" dediğinde, ona içten içe güler ve aslında bunların çiçek olmadığını düşünürdüm. Çiçek dediğin gül olmalıydı, nergis olmalıydı, sardunya olmalıydı; ama yemyeşil ve o zamanki aklımla hiçbir faydası olmadığına inandığım boş boş kendi halinde duran yeşil çalı çırpı takımı çiçek olamazdı.
Çiçekleri ve özellikle de annemin bitkilerini uzunca bir süre daha sevmemeye devam ettim, ben sevmedikçe onlar bana inat büyüdüler, dev oldular. Ankara'daki evimize taşınırken ben 14 yaşındaydım, ağaçların boyu benden uzundu ve babamla elele verip artık eve sığmayıp dışarıda durmaları gerektiği konusunda annemi ikna ettik. Birini sokak kapısının önüne, diğerlerini yönetim odasına bolca ışık alacakları yerlerine yerleştirdik. Neyse ki bitkinin nankörü yok, kapı önüne koydun diye kendinden vazgeçmiyor; onlar da inatla büyümeye; serpilmeye devam ettiler.
İş hayatıma başlamak için İstanbul'a taşındıktan sonra, kendi evimi güzelleştirmek, bir şeylerin sorumluluğunu almak için ben de bitki yetiştirmeye başladım; ancak yerden ısıtmalı evim hiçbirine müsaade etmedi, eve aldığım hangi "dayanıklı" bitki varsa hepsini öldürdüm, kauçuk, monstera, madagascar dragon ağacı vs. Çocukluktan gelen o "istememe" hali, elimi neye atsam kurutmama sebep oldu. Ben de kendimi daha dayanıklı olduğuna inandığım kaktüs, succulent familyasına yönlendirdim ve nihayet istediğim başarıya ulaştım. Her türü değil belki ama çokça çeşidini yetiştirdim, satın aldım, oradan buradan topladım, insanlardan istedim; senede bir belki iki kere çiçek açışlarına hayret ede ede onları büyüttüm. Kaktüslerim 6-7 yıldır benimleler, bazılarını tek bir yapraktan, tek bir daldan büyüttüm.
Tabii içimdeki daha renkli çiçek sevgisi, senede 1-2 kere açan bu bitkilerin karşısında ağır bastı ve daha "çiçekli" bitkilere yöneldim, öncesinde "kalanşo" sonrasında "sardunya" ile büyüyen aşkıma, telgraf (nanouk) çiçeği eşlik etti. Onlara da güzel güzel baktım; kurudukları yerlerden kestim, diplerine muzdan, yumurta kabuğundan, kahve telvelerinden, çay posalarından gübre yaptım.
Ne zaman ki babam öldü, ilişkim ölmeye başladı, ben dimdik ayakta durup, güçlü olmaktan yorulmaya başladığımı hissettim; istedim ki her şeyi de yaşatan ben olmayayım. Her şeye de ben müdahale edip, toplamayayım. Ve bıraktım, o çok sevdiğim çiçeklerime bakmayı bıraktım, ilgilenmeyi geçtim yanlarına gidip durumlarını bile kontrol etmez oldum. Kar yağdığında onları öylece bıraktım sarıp sarmalamadan, üzerlerine bir poşet bile geçirmeden, önce kara maruz bıraktım; sonra da don yemelerine müsaade ettim. İstedim ki ben tüm olanlar karşısında güçlü olup, her şeyi toparlarken, bir yanım da bir şeyleri yıksın; müsaade etmesin her şeyin aynı şekilde devam etmesine. Ama doğa bu, hayat, yaşam; sen müdahale etmesen de akıyor. Kar ve don bittiğinde, balkona çıkıp hepsini tek tek kontrol ettim, sardunyaların yeni tomurcuklar açtığını gördüm, telgraf çiçeğinin büyük kısmı ölse de yanında minicik bir yavrusunu çıkardığını gördüm; o zaman idrak ettim kendimin, etkimin, şu dünyadaki yerimin; hayatın akışındaki varlığımın ne kadar da önemsiz ve küçük olduğunu. Ben dursam da, dünya dönüyordu, ama ben dönersem; dünya da hızıma eşlik ettiği için daha hızlı yol alıyorduk. Çiçekler daha hızlı açıyordu belki, ve ben bu düzenin içinde daha işe yarar ve verimli hissediyordum.
Bu şaşırtıcı tecrübe çokça kapılar açtı zihnimde, bazen akışına bırakmak gerekirdi, bazen elimiz sürekli üstünde, sürekli müdahil olmasak da işler yolunda gidebilirdi; kötü biteceğini düşündüğümüz her hikayenin toplanmak için zamanı ve yeri vardı, ya da en önemlisi biz olmasak da devran dönerdi.
Sonra ikinci bir soru doğdu, madem ben bu koca düzende bu kadar önemsizim, o zaman kendimi neden sürekli sen kıymetlisin, sen önemlisin diye pohpohluyordum? O an ikinci ve bence daha kıymetli bir noktaya ulaştım, tek başımıza etkimiz olmayabilirdi evet; sahiden de küçücüktük; ama biz bu düzene zaten tek başımıza hizmet etmiyorduk; belki milyon, milyarlarca mikro organizma ile birlikte; kendi küçük hareketlerimizi birleştirip daha büyük bir bütüne hizmet ediyorduk. O yüzden aslında hepimiz tek tek çok küçük ama çok önemliydik.
Bu konu tabii ki üçüncü bir soruya yol açtı, BEN NEYE veya HANGİ AMACA HİZMET EDİYORDUM?
her insan kesinlikle çok değerli ve özeldir. öyle olmasa allah o insanı neden yaratırdı ki?
YanıtlaSilAynen öyle, yaradılışımızın hepimizin tek tek bir amacı var, o amacı bulursak daha keyifli yaşayacağımızı düşünüyorum.
Sil