Hızlıca ikinci yazıya geçtim, zihnimde çokça akıtmak istediğim düşünce var. Sevmekle ilgili başta, insanın sınırları ve "kendi olmak" ilüzyonu ile ilgili, "comfort zone" dediğimiz alanla ilgili, kendimizi zorlamak veya teslim olmakla ilgili.
Hepsine sırasıyla değineceğim ama öncesinde bu sürece başlarken net olması gereken bir şeyleri not düşüyorum.
Bugün, Rana Özşeker'in online bir seminerine katıldım, mesai saatleri içerisinde tamamını dinleyip, hakim olmak zor olsa da; fena olmayan bir performansla kulak kabartabildiğimi düşünüyorum.
Sıklıkla karıştırılan iki olgudan bahsetti, biri değişim; diğeri ise dönüşüm. Kaba ve çok genel bir tabirle, değişim aslında geçiciyken ve eski haline dönmesi mümkünken; dönüşüm kalıcı. Çok güzel bir örnekle anlattı, tırtılın kelebek olması dönüşümdür dedi; saçımı kızıla boyatmamsa değişim.
Bence önemli olan bizim hangisini istediğimiz; değişmek mi istiyoruz; yoksa dönüşmek mi? Hangisi daha cesur olmayı gerektiyor sizce? Değişmek, sanki hemencecik vazgeçmeyi de barındırıyor içinde; dönüşmekse yürek istiyor, disiplin istiyor, vazgeçmeden inatlaşmayı istiyor, en çok da ısrarcı bir sabır istiyor. Yola çıkmadan önce, hangi yoldan yürümek istediğimizi başından netlikle ortaya koymak gerekiyor.
2014 yılında evlendiğimde, şu küçücük 1.59 boyuma 62 kiloydum; zaman içerisinde ne oldu da yoldan çıktım hatırlamıyorum ama 87 kiloya kadar çıktım. 2017 yılının Ağustos ayıydı, sanki bir sabah uyanıp dev olmuştum, tartıda şok içinde 87 sayı gözüme ilişmişti. Korktuğumu ama çok da umursamadığımı hatırlıyorum, eve yakın bir "personal trainer" a gidip "beni zayıflat" demiştim; denedik, güzel de yol aldık 74'lere kadar geldim; ama sonra şımarıklıklar, tamam bu kadar yeter, bence oldu diyip yarıda bırakmalarla bu değişim kısa sürdü ve tabii ki dönüşemedim.
Sene 2020, yine 87 kilolara geri geldim. Özgüven problemi hiç yaşamadım; ya da şişman olduğum için mutsuz olmadım ama içerde bir şeyler beni sürekli dürtüyordu; annem, eşim herkes "zayıfla" diyordu. Bir insan, kendisi istemedikten sonra hiçbir şey yapmaz, artık bunu biliyorum. Kendimi de ziyadesiyle tanıyorum, başkası istedi diye kendimle ilgili bir şeyi değiştirmeyi doğru bulmam, bu benim için iyiliğim bile olsa. Ve nitekim hiçbirini dinlemedim; hepsine, herkese misler gibi kulaklarımı kapadım. Derken, her sabah kilometrelerce yol yürüyen, her işini kendi yapan, uçan, koşan, sabah 7'de spor salonu kapılarında bekleyen canım babam; yanıbaşımda, keyifli bir kahvaltı sofrasında tek nefeste aramızdan ayrıldı. Ölümü bence acısız, yormadan, net ve güzel oldu; ölümün güzeli olur mu demeyin, bal gibi de olur. Çekmeden, sürünmeden, inlemeden, bir "hık" demeden.
Konuyu dağıtmayalım, o dağ gibi adam tek nefeste gidince bende bir lamba yandı, bir anda. Doğruldum, ve dedim ki kendime, o şanslıydı böyle gitti, ya sen bu kadar şanslı olamazsan, ya sürünürsen; hem kendine iyi bakmazsan, erken ayrılırsan sevdiklerine bunu yaşatmaya hakkın var mı? İç sesim cevap verdi, "aferin kızım sana, tabii ki hakkın yok. Senin birincil mesuliyetin her şeyden önce kendin için; kendine, bedenine iyi bakmak." Ve o an ne olduysa, içime o dönüşüm tohumları serpildi kendiliğinden, o andan itibaren artık aynı ben olamayacağımı biliyordum.
Uzunca bir süredir evliliğim, hayatımla ilgili beni sıkıştıran şeylerin artık bana dar geldiğini, hayatımın iplerini elime almam gerektiğini bir anda anlamıştım; babamın kaybı bana kendimi geri kazandıracaktı.
Şapkamı önüme koydum, zamanında yasımı tuttum. Bu durumu kabullendim ve üzerine koymaya başladım, gerçekleri önüme çekip yüzleştim, bazıları acı geldi. Bazılarını kabul etmek istemedim; ama geri dönmeyeceğime emin olduğum bir yolda, çoktan yürümeye başlamıştım; hem de tek başıma.
S.
Yorumlar
Yorum Gönder