Ana içeriğe atla

12.

Bugün psikolog günüydü, bugüne kadar geçirdiğim en verimli ama en iç sıkan seanslardan biriydi, insanın kendisiyle yüzleşmesi, ya da bugüne kadar hiç fark etmediği şeylerin hazır olduğu düşüncesiyle yüzüne dan diye vurulması iyi gelmiyor, daha doğrusu bana iyi gelmedi. 

Aslında anlatırken J.'yi durdurabilirdim, ama durduramadım; kendimi, kendi özelliklerimi duymak, dinlemek, o an sıcağı sıcağına tartmak hoşuma gitti. Nasıl ki odadan çıktım, sanki birden maskem düşüverdi, sanki bir anda savunmasız kalıverdim. Omuzlarım düştü, nefesim yavaşladı, gözlerim kapanmaya yüz tuttu. Asansör, şansıma kattaydı; ona bile sevinemeden nefesimi tuta tuta 4 kat indim. Apartmandan çıkıp karman çorman olmuş kulaklıklarımı ayırmaya çalıştım; teknoloji o kadar ilerlemesine rağmen, kulaklık kablolarının karışmasını engellemek yerine, kablosuz kulaklık yapmayı tercih etmelerine kızdım. 

Sonra derin bir nefes aldım ve içime dolan boğucu hissin, hatta neredeyse sinirlenmiş ve birikmiş kızgınlık hissinin geçmesi için hızlı hızlı yürümeye başladım; 31 dakika yürüdüm ileri geri, kaşlarımı çata çata, neye kızdığımı bilmeden, bir yandan kendime kızdığımdan emin şekilde yürüdüm. Gittim geldim, defacalarca bumerang gibi hareket ettim, içim sönmek bilmedi. Arabaya bindiğimde içimden çılgınca hız yapmak, basıp gitmek geldi, nereye olduğunu bilmeden basıp gitmek ve mümkünse bana ait olmayan kötü şeyler yapmak. İnsan aklına gelen bir düşüncenin "gazına" geliyor hemen, heves ediyor hızlıca ve harekete geçiyor, ama iç ses bir yerlerden hala ahlaklıysa "dur" diyor ve sakince düşünme zamanı tanıyor; içeride bir yerlerde hala "iyi" ve "doğru" nun peşinde koşan bir "BEN" varsa, o kötü sese kulak asmayıp geçmesine müsaade ediyor. 

Ben de öyle yapmayı seçtim, arabayı çalıştıramadan direksiyona kapandım, gözyaşlarımın birer hırs nehri gibi gözlerimden akmasına müsaade ettim. "Duygusal boşalım" ın ne demek olduğuna, birincil elden tanık oldum, içimi akıttım, nefesimi kese kese ağladım; direksiyona vura vura, yanlışlıkla 3 kere kornaya basa basa ağladım. Bu kadar ağır gelen neydi, neyle yüzleşmek bu kadar ağrıma gitmişti bilmiyorum. 

Sanırım eşelenmesi gereken yeni bir konu çıktı ve nedense hoşuma gitmeyeceğini hissettim. Önyargılarıma esir olmadan, bunu bir iyileşme, bir ilerleme adımı olarak görüp sükunetle sahip çıkmaya çalışacağım önümüzdeki günlerde. 

Hani, doğru yaptığını bildiğin, doğru olduğuna inandığın hareketlerin vardır; çabaladığını düşünürsün, çabaladığını ve karşıdakinin iyiliğini istediğini ama o karşıdakinin senden daha da soğumasına ve senden uzaklaşmasına sebep olur, işte ilişkimin öyle bir zeminde oturma ihtimali ile yüzleştim. Aslında, bir şekilde yaşanan sorunlarda; bu kadar severek birlikte olmuş iki insanın, kaybetmeye yüz tuttuğu o aşkı, tutkuyu, sevgiyi kaybetmesinde parmağım olması ihtimali ile yüzleştim ve tam denklemi çözdüm, içinden çıkıyorum dediğimde noktada "başa dönmüşlük" hissi beni yakaladı, savunmasız yerlerimi, henüz saramadığım yaralarımı yeniden kanattı. Bir yanım usulca, "zaten bu kadar kolay olmasını beklemiyordun, öyle değil mi?" diye fısıldıyor hala. 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

4.

 Sanırım mola veremeyecek ve sonsuza kadar klavyeye dokunacağım, içimden bitmek bilmeyen bir enerj, paylaşma isteği, hatta haykırma isteği geliyor.   Anlattıklarım dağınık ve karışık olacak; zihin bu; kolay toplanmıyor namussuz, ama onu da zaman içerisinde dizginlemeyi, kontrol altına alıp, yönlendirmeyi öğreneceğim.  Geçtiğimiz haftalardan birinde, perşembe sabah tüm keyfimle uyanmıştım, gayet neşeli, yeni güne şükreder haldeydim; ama nedense bir anda huzurlu bir eve uyanmadığımı fark ettim; evin bireylerinden biri çok da keyifli uyanmamıştı anlaşılan.  Psikolog J.'nin dediği gibi, " depresyon hissi bulaşıcıdır, mümkünse o ortamdan kendini dışarı atmak gerekir " ; duraksadım. Havaya baktım, belli ki soğuk. Uyusam, zaman kaybı. Kalktım, üzerimi giyindim, kalınca bir kazak, mont, eldiven derken kapıda belirdim. "Nereye?" dedi, yürüyüşe çıkıyorum dedim ve arabayı aldığım gibi kendimi Caddebostan sahilde buldum.  Arabayı usulca park ettim ve neden oraya kadar ...

13.

Doğru neydi, neden bildiğimiz doğrulara yapışıp hayatlarımızı onların üzerine kuruyorduk? Doğru bildiklerimizin sarsılmayacağını kimden öğrenmiştik? Ya da doğrularımızın zamanaşımına uğramayıp, sonsuza kadar değişmeden aynı kalacağı varsayımını kim yüklemişti omuzlarımıza? Soru soruyu, olaylar başka soruları doğuruyor; hayat ve anlam aramalar sanki kocaman bir yumak ve çözdükçe daha çok dolanıyor. "Hıh şimdi oldu işte, çözdüm" dediğin an, alttan daha büyük bir büyük düğüm çıkıyor, hem de daha önce çözdüklerinin de aslında tam çözülmediğini inatla hatırlatıyor.  Ben kendi yumağımı bitirmeye yaklaştım sanırken, aslında o yumağın büyük bir kısmının kaldığını dün fark ettim. Yüzleşmenin ağır geldiği şey, "ilerliyorsun, aferin kızım" diye motive ederken kendimi, önüme çıkan ilk engelin tokat gibi yüzüme yapışması oldu.  Bu olaydan ders çıkarmaya çalışıyorum, aslında bunların da ilerlemenin bir parçası olduğunu, ilerlemenin can acıtmadan, yüzleştirmeden, çirkin yanlarınla...

31.

 pazartesi sabahı eve döndüm, sabah spora gidip arabamı park ettim; derin bir nefes alıp hala özleyebildiğim evimin zilini çaldım. beni kapıda karşıladı, tatlı kedim de arkasında. Yüzünde uzunca süredir görmediğim bir gülümseme, heyecandan nereye koyacağına bir türlü karar veremediği upuzun kolları.  Sarılmak, bildiğin yuvada soluklanmak, ama her şeyin aslında geçici olduğunu bilmek. özlendiğini fark etmek, havada asılı hasret kokusu, yine o gülümseme. eskiden her şey güzel ve çok aşıkken, dünyadaki en büyük sevginin bizim olduğuna eminken gördüğüm o gülümseme. Sahi neredeydi o gülümseme bunca zamandır? Çıkmak için benim gitmemi mi beklemiş?  Kendini "an" a bırakamamak, binlerce soru üşüşen, tepemde uçan, 1-2 yanıt doğruluğu kesin olmayan.  Hissizlik de bir his mi? Ne pırpır içim, ne kızgın. Her şey öyle sıradan geliyor ki, bu durağanlık normal mi ya da neyi gösteriyor kestiremiyorum.  Büyük sarılmalar ile onu işe uğurladım, akşam dersim olduğu için dışarıdaydım...