Kendimce doğru ve sağlıklı bir ilişkinin hep arkadaşlığa dönmüş olması gerektiğini düşünürdüm; çünkü hayat kısmetse uzundu ve bunu keyifli geçirip; güzellikleri, küçük mutlulukları paylaşıp, saçma sapan şeylere birlikte gülebilmek, ikinize ait bir dünyada küçük rutinler yaratıp onları paylaşmak ortak hayatı daha yaşanılır ve mutlu kılıyordu.
Haftasonu kahvaltı sofralarından sonra tavla oynamak da bizim için bunlardan biriydi; daha doğrusu benim için. Çocukluğunda sayı saymayı, tavla oynayarak öğrenmiş bir kız çocuğu için, hayatta tavla oynayabilecek bir partnerin olması sanki ilişki şartlarımın olmazsa olmazıydı.
Üç ya da dört yaşındaydım, yavaş yavaş saymayı öğreniyordum; teyzemin, anneannemin yurtdışından getirdiği zihin açan oyuncaklar, sayılar, şekiller, hayvanlar. Annemle babam ilk çocuk olmamdan mütevellit, aşırı ilgililerdi. Küçük bir şehirde yaşıyorduk, büyük şehrin koşturmacası ve telaşesine henüz düşmemiştik o yüzden bana ayıracak, bana her şeyi tane tane anlatacak bolca vakitleri vardı. Tüm bu oyun ve oyuncak dünyasının içinde, babam kendi yöntemi ile beni yetiştirmek istedi, belki de o zamanki düşüncesiyle kendine bir "oyun arkadaşı" yaratmak istedi ve beni karşısına oturttu. "Bak kızım dedi, seninle bir oyun oynayacağız. Bu öyle bir oyun ki, sen şimdi benimle ve sonra hayatın boyunca istediğin herkesle bunu oynayacaksın. Küçüklüğünden, yetişkinliğine sana eşlik edecek bir oyun, adı "TAVLA" Babam o zamanlarda briç de oynardı ama zavallı küçük yaşım ve aklım için erken olduğundan; hem de briç oynarken öğrenilen oyunlardan biri olup kalabalığa ihtiyaç duyduğundan bu oyun bana hiç denk gelmedi.
Babamın karşısına oturdum, o zaman netlikle ayırt edemediğim; ama şimdi ceviz ağacından yapıldığına emin olduğum; siyah ve hafif sarı/beyaz pulları olan tavlayı bana tanıttı, tavla ile tanıştığımız ilk gün çok sempatik geçmedi. Renklerin geçişi, pulların yan yana dizilişi, öğrenmekte güçlük çektiğim sayılar ve bir de milyonlarca olasılık içeren zar denklemi kafamı karıştırmıştı. Üstüne babamın sayıları bildiğim Türkçe ile değil de, anlamadığım bir dil üzerinden söylemesi süreci giderek zorlaştırıyordu.
Babam sabırla her gün beni karşısına oturttu, benim kulağıma daha aşina oldu pencüseler, severler güzeli gencüseler; ama daha sadece oynama kısmındaydım; yenme kısmına bile gelememiştim. Yine de babam gibi oynamayı o kadar çok istedim ki; yenilmeye doymayan pehlivan gibi her gün inatla ve daha uzun süreler boyunca babamın karşısındaki yerimi aldım.
Bir gün babamın neden hep siyah pullarla oynadığını sordum, ben sıkılmıştım açık renkli pullarla oynamaktan, hem belli ki bana şans getirmiyorlardı. Hal böyleyken birden siyah pullara doğru uzandım, babamın tok sesi "olmaz" dedi, sadece kısık sesli bir "neden?" çıktı ağzımdan; "rengini aklayamayacağın pulu almayacaksın" dedi. Oyun mu oynuyoruz, felsefe savaşı mı belli değil; peki dedim. Tek hedefim artık siyah pulları babamdan kapabilmek olmuştu, sürekli tavla oynuyorduk; annemse "çocuk kıraathaneye mi gidecek, başka şeyler oynayın" diyip duruyordu.
Babamı ilk yenişimi hatırlamıyorum, ama tavla oynamayı öğrendiğim ilk yıl içinde olmadığına eminim. Onu yendiğim ilk gün hemen siyah pulları almak istemiştim, o ise ikinci dersi yapıştırmıştı; "bir kere yendin diye haketmedin, bunu iyi oynadığın gün alacaksın" demişti. Demek ki bir kerelik iyi olmak, ya da sadece kazanmak yetmiyordu; iyi olmak ancak sürdürülebilir olduğunda karşılık buluyordu. Yıllar geçti, ben artık beyaz pulların iyiden iyiye kaderim olduğuna emin olmuştum. Babam hariç kimle oynasam, hep koyu renkleri pulları alıyor, içten içte babamdan alamadığım pulları, renginin kimsenin umrunda olmadığı oyunlarda başkalarından alıyordum. Seneler geçti, lisedeydim, babamla tavla masasına oturduk, babamı 4-1 yenerken, 6-4 ile babama yenildim. "Bir tur daha?" diye sordu babam, "olur" dedim, ne de olsa yenilen pehlivan çocukluktan beri güreşe doymuyordu. Yerimden kalkıp su almaya gittim, döndüğümde siyah pullar benim tarafımdaydı; "nasıl yani, çok kötü yenildim ama!" diye haykırdığımı hatırlıyorum; babamsa hiç unutmayacağım o dersi verdi, "evet yenildin, ama bu biraz da şans; sen elinden geleni yaptın. Bir daha olsa yine yenil ama hep böyle güzel yenil" dedi. O an nice çirkin zaferlerdense, doğruluk ve güzellikle yenilmenin, ben yenildim diyebilmenin zerafetinin insana daha çok şey katabileceğini kavradım.
O zamandan sonra oynadığımız tüm oyunlarda, ben hep siyah pulları aldım ve biz hep aynı tavla ile oynamaya devam ettik, ölümünden bir önceki güne kadar.
Babam ölmeden bir gün önce, yazlığın terasında tavla oynadık, babam kendince çok güzel yenildi; "baba" dedim, "gurur duyuyor musun benimle?" "Boynuz kulağı geçti sen de ana baba ol, anlarsın gurur duyuyor muyum?" dedi, gözündeki ışıltı hala gözümün önünde, öğrettiği dersleri aldığım için benimle gurur duyduğuna eminim.
Her şey için teşekkürler baba, her şey için.
Sevgiler
S.
Yorumlar
Yorum Gönder